Ülke yönetiminin; yasama, yürütme ayrımı yapılmaksızın güçlü ailelerin elinde toplandığı modern devletlerde Fransız ihtilali ile ayyuka çıkan ulus toplum anlayışına geçiş, çok sancılı ve kanlı olmuştur. Zengin ailelerin ve onların belirlediği askeri çevrelerin yürütmeyi üstlendiği ve dini merkezlerle paylaştıkları yasama ile yargı yetkileri, ulusal devletlere geçiş sırasında değişikliğe uğramıştır. Büyük imparatorlukların odak noktasında bulunan en baskın ırkların yönetim erklerini sahiplenmesiyle geniş topraklara hâkimiyet fikri, yerini uzaktan sömürgecilik sistemine terk etmiştir. Bu yeni üstünlük yönetimine dayanan rejimler ilk başlarda mikro düzeyde demokrasi ve katılımcılık vaat etseler de zamanla büyük diktatörlükler çağına girilmiştir. Anlaşılan o ki soylu ailelerden gelen liderlik hakkı yerini karizmatik ve baştan inmeci bir liderliye bırakmıştır. Günümüzün vazgeçilmez ve tartışılmaz bir olgusu olarak görülen katılımcılık ise henüz ikinci dünya savaşından sonra geçerlik alanını genişletebilmiştir. Daha yakın bir zamana kadar köhne yönetim anlayışları, önünü bir türlü alamadıkları toplumsal cinayetlere, farklılığın getirmiş olduğu tahammülsüzlük ve yıkımlara bakıldığında; toplumsal uzlaşının gelişmiş dünya için en kıymetli kavram olduğunu anlayabiliriz. On beş asır öncesine gittiğimizde ise adeta toplumsal kargaşaya tepki olarak doğmuş bir din görüyoruz. Bu dinin ilk temsilcisi olan Muhammed aleyhisselam, kendinden önceki peygamberlerden farklı olarak getirdiği yeni dinin bireysel ibadetler ve manevi motivelerle sınırlı olmadığını anlatarak yeni bir toplum inşasına girişmiştir. Müjdelenen bu yeni toplumda klasik anlamda imtiyazlara, asabiyete, köleliye, zayıf olan cinsiyetin zulme uğramasına ve mülk sahiplerinin baskıcı tekelciliğine yer olmadığı öne çıkmıştır. Bu yeni toplumun adı ümmettir. Ümmet olmanın en büyük meyvesi ise toplumsal uzlaşı olarak işaret edilmiştir. Bu peygamber savaşmanın en büyük asalet sayıldığı, akrabalar arasında bile uzun yıllar süren kavgaların yaşandığı, bir çağda ve coğrafyada her Müslüman’ın birbirini görünce selam vermesini, yani barışa dua etmelerini emretmiştir. Muhammed aleyhisselam’ın getirdiği yeni din hızla ölçülemez bir coğrafya genişliğine ulaşmasına ve sayılamaz bir nüfusa erişmesine rağmen dünyanın toplumsal barışı sağlayamaması, Müslümanların ise gelinen noktada mezhep, etnik ve fikir çatışmaların en belirgin merkezi olması düşündürücüdür. Batılı veya batı müttefiki büyük kapitalist toplumlar tartışmaya açık olsa da, kavgasız bir toplum oluşturmaya çok yaklaşmışlardır. Peki, biz nasıl oldu da 15 asır boyunca ümmet idealini gerçekleştiremedik ve insanların adını duyduğunda bile tüylerini ürperten Ortadoğu diye bir coğrafya yarattık? Bunca zamandır sorunlarımızın çözümünde şiddetten başka bir yol geliştiremedik. Klasik anlamda neden batının gerisinde kaldık sorusunu sormak niyetinde değilim, o soru tamamen başka bir konunun sorusu; çünkü gelişmişlik ve toplumsal barışın ilişkili olsalar da tamamen aynı şeyler olmadığını biliyorum. Aynı değerler etrafında barış içinde yaşamak Müslümanlar için gerçekten imkânsız mı? Böyle bir imkân varsa bunun önündeki engeller neler coğrafya mı? Kalıtım mı? Kültür mü ya da Kader mi?
Toplum barışını sağlamak için en başta toplum olabilmek gerekir. Toplum olabilmek için ilk şart bir arada yaşamak olsa da sırf bir arada yaşadığı için bir insan yığınını toplum saymak ta en büyük yanılgı olsa gerek. Şimdilerde çok popüler bir kavram olan “bir arada yaşama kültürü” gelişmiş devletlerin haklı olarak övündükleri bir toplumsal özelliktir. Binlerce yıl insanları bir arada tutmak için zor kullanan büyük devletler, bunu kültürel bir özellik olarak topluma yedire bilmenin daha kolay ve kalıcı olduğunu keşfetmişlerdir. Ne var ki Müslümanlar bu kavramın neredeyse eşanlamlısı olan Ümmet kelimesinin içini boşaltıp kullanılmaz hale getirmişlerdir. Peygamberimiz bu kelimeyi kucaklama, genişleme, dışarıda kalanı içeri alma olarak kast etmişse de biz daima dışlama ve konumumuzu özelleştirme olarak kullanmışız gibi görünüyor. Peygamber beraber yaşadığı toplum fertlerini barışı koruyan normlara uymak şartıyla her zaman Ümmet dairesi içinde değerlendirmiş, hatta farklı dinlerden olanları bile kapsatmıştır. Yani Ümmet kelimesini dini bir terimden öte toplumsal bir terim olarak değerlendirmiş ve coğrafya ile gönül bağı İle fikir birliği ile birlikte yaşamaya çalışan insanları Ümmet şemsiyesi altına toplamaya çalışmıştır. İslam tarihi ise bu kapsayıcılığın aksine yönetimlerin veya erklerin Ümmet olgusunu amaçlarına alet ederek dışlayıcı uygulamaları ile doludur. Bu uygulamalar ile bırakın gayrimüslim toplulukları, Müslümanları bile Ümmet dairesinin dışına itilmiş ve toplumlarımızın arasında kin ve nefret nesiller boyu aktarılmasına yol açmışlardır. Sözgelimi fıkhi veya siyasi mezheplerin yönetimlerin resmi inanışı haline gelmesi ve iskân politikaların belirleyici unsurları olması, adeta mezhepçiliğin, Ümmetçiliği yiyip bitirmesine meydan vermiştir. Bununla da kalmamış ümmeti belli asabiyetlere has kabul edip, farklı asabiyetteki Müslümanları ümmetin alt kategorileri gibi değerlendirmişler ve kendilerine ait kast sistemleri geliştirmişlerdir. Bütün Müslümanların sözüm ona Ümmet olup ta Abbasilerin, Emevilerin, Osmanlıların veya benzeri ailelerin ümmetin seçilmiş ve doğal liderleri kabul edilmesi gibi. Tabi bu yaklaşımlar da toplum arasında yüzyıllar süren kin, nefret ve intikam duygularını beraberinde getirmiştir. Daha farklı olarak ümmetin coğrafyaya hapsedildiği bile olmuştur. Bunun sonucunda ise bu coğrafyada yaşayan İslam toplumları geri kalan toplumları imitasyon Ümmet olarak görmüşler ve dünyanın farklı topraklarında birden fazla halife kendisini gerçek halife diye ilan eder olmuştur. Sonuç olarak, Ümmet kelimesinin için boşaltılmasında asıl sorumlu Müslüman bilginlerdir demek haksız olsa da tek başına yöneticileri sorumlu tutmak da hatalıdır. Ümmet kavramına sahip çıkıp onu sağlıklı bir şekilde revize etmesi gereken toplumun kendisidir. Ümmet kelimesinin için boşaltılıp kendi yararına kullanılması tek başına Ümmet olamamamızın sebebi değildir, bu kelimenin yanlış yorumlanması da bizi buralara getirmiş olabilir. Mesela ümmet anlayışından hareketle toplumumuzdaki farklı dinlerdeki insanlara hoşgörü kıstası ile değil de, daha eşit toplumsal biri anlayış ile yaklaşabilirdik. Hoşgörü kelimesi her ne kadar müspet bir bağlamda değerlendirilse de kendi içinde gizli bir kibri barındırıyor diye düşünüyorum. Kendisine hoşgörü gösterdiğimiz ve bundan memnun görünen insanlar acaba gerçekten böyleler mi? Yoksa gün gelip devran dönmesini ve hoş görülen değil hoş görü gösteren kesim olmayı mı bekliyorlar? Bunun dışında siyasi olsun veya fıkhi olsun bütün mezheplerin savunucuları kendi mezheplerini hak kabul eder ve ümmettin tamamının bu mezhebe inanması gerektiğini ısrar ederler. Zaman içinde erk sahipleri bu durumu kullanıp etki alanları genişletmeye çalışırlar. Bu durum dünya siyasi tarihinde hiçbir zaman hayırlı sonuçlar doğurmamıştır. Avrupalılar milyonlarca insanın öldüğü büyük savaşlarda aynı dinden olan düşmanlarına karşı, kendi taraflarına mezhep birliği ile motive etmeye çalışmışlardır. Müslümanların birbirlerini öldürdükleri neredeyse bütün savaşlarda mezhepsel faktörler ön plana çıkmıştır. Son zamanlarda Suriye iç savaşı, yemen Savaşı bunların acı örnekleriyle doludur. Belki de Müslümanlar gelecek nesillere mezheplerin toplumsal normları belirlemek için değil, İslam âlimlerinin yorum farklarından ortaya çıktığını anlatmaları gerekiyordur. Farklı bir bakış açısıyla bakarsak Ümmet olmayı toplumsal barışın sağlanması için mutlak bir öncül olarak görmektense, yeterli koşulları sağladıktan sonra gerçekleşecek olan kaçınılmaz bir sonuç olarak görmemiz daha doğrudur.
Bizim kültürümüzde toplumsal meselelerin çözümleri her zaman tepeden aşağıya yani yönetimden topluma doğru bir yönde ilerlemeye mahkûm olmuştur. Yönetimdeki sıkıntılar her zaman yöneticileri çatışmaya sevk etmiştir. İnsanlık binlerce yıllık yönetim tecrübelerinden sonra idaredeki yetkilerin tek elden toplanmasının otoritenin devamına yaradığı, fakat toplumsal barışı sağlamaya pek yaramadığını anlamıştır. Peygamberimiz ve ilk dönem halifeleri, toplumu ilgilendiren kararları tek bir kişinin ya da zümrenin inisiyatifi ile değil şura müessesesini çalıştırarak almışlardır. Peygamber ki Allah’tan vahiy aldığını söylemesine rağmen halkını ilgilendiren konularda geçici veya devamlı yasama kurulları oluşturmuştur. Toplumsal barışı ilgilendiren konularda ise toplumun her kesimi nüfus yoğunluğuna bakmaksızın işin içine katmış ve gerektiği gördüğü yerlerde Medine vesikası gibi toplumsal sözleşmeler imzalamıştır. Ne var ki bahsettiğimiz dönemden sonra Müslüman toplumlar yaşadığı yerlerde aşiret veya aile devletleri kurmuşlar ve bu aileler hiçbir zaman peygamberimiz kadar şura sistemine ihtimam göstermemişlerdir. Tanzimat fermanında olduğu gibi ancak dış baskılara dayanamayacak duruma gelince toplumsal sözleşmeler imzalamış ya da meşrutiyet ilanlarında görüldüğü gibi ülke idaresini tam kaybetmek üzereyken, yasamayı paylaşmayı kabul etmişlerdir. Yöneticilerimiz her zaman toplum içindeki farklılıkları dengede tutmak için güven telkin etme yoluna gitmiş toplumdaki etnik ve dini farklılıklara kayıt altına alabilecek sözleşmelerden kaçınmışlardır. Yıllardır eşit vatandaşlık isteyen Kürtlere, “biz kardeşiz, et tırnaktan ayrılır mı?” gibi demagojik cevaplar veren egemenler, bu duruma örnek olabilir. Toplumda hiçbir etnik farklılık olmasa dahi yasama, yürütme, yargı gibi erklerin belli zümrelere daimi olarak rezerve edilmiş olduğu duygusu hâkim olursa çatışma kaçınılmazdır. Yürütmenin başının yasamanın memuru olması, yargıyı ise hakkaniyet temelinde liyakat sahiplerine tahsis etmek en doğrusudur.
Toplumun yönetimi her ne kadar bürokratik zatın ekipçe yaptığı bir iş olsa da yönetimde liderlerin rolü yadsınamaz. Liderlerin yüksek karizması, güçlü kişiliği devletin vizyon açısından olumlu görünse de halk bazında dezavantajlar da vardır. Güçlü liderler kendi fanlarını, müritlerini ve adanmışlarını oluşturduğu gibi karşı taraftan da keskin hissiyatlı düşmanlar yaratırlar. Böyle liderlere karşı insanların çoğu nötr kalamazlar, kayıtsız duygular besleyemezler, ya tam nefret ederler ya da çok severler. Denetimsiz bir devlet sisteminde böyle liderlerin attıkları adımlar sınırlama getirmek zor olur. Özellikle İslam toplumları yüzyıllar süren kopukluklarını giderecek ve yeniden vahdet içinde Ümmet inşasını gerçekleştirecek güçlü liderler beklemişlerdir. Kimi zaman zuhur bulan bazı Müslüman liderlerin etrafında kısa sürede kenetlenmiş ve çoğu da hayal kırıklığına uğramışlardır. Sözgelimi Cemal Abdunnasır gibi liderler ilk başlarda büyük umutlarla karşılanmışlarsa da akıbetlerinde daha büyük düşmanlıklar miras bırakmışlardır. İslam tarihi bunun gibi örneklerle doludur, öğrenmemiz gereken güçlü Halifelerin ümmeti değil uzlaşı içinde bir ümmetin İdeal halife yaratacağı gerçeğidir.
Toplum tabanlı şiddetin temeli çoğu zaman bölünmüşlük olarak gösterilse de, farklılıklarla bezeli ülkelerde de barış içinde yaşandığına şahit olabiliriz. Hepsinin temelinde eğitimsizlik olmakla beraber sayacağım bazı maddeler birlikte yaşama kültürüne sekte vurmaktadır:
Pirim yapan Marjinallik.
Tahammül eşiğinin düşük olması.
Milliyetçilik.
Algı yöneticileri, korku, kara propaganda
Motivasyonun yanlış yönlendirilmesi
Peşinen söylediğim gibi eğitim düzeyinin yükseltilmesi toplum kesimlerini karşı karşıya getiren bu etmenleri kabul edilebilir düzeye çekecektir. Eğitimden kasıt elbette ki diploma sayısını arttırmak değil niteliğe yönelik çalışmalar olacaktır. Marjinallik konusunu ele alacak olursak tamamen fıtri alt yapısı olan bu etmenin her zaman toplum arasında karşılık bulacağını bilmek gerekir. Marjinalliğin halkın hangi tabakalarında karşılık bulduğunu gözlemlersek, özellikle büyük şehirlerin hızlı göç alan kalabalık mahallelerinin adeta bazı örgütler için tükenmek bilmeyen birer kaynak olduğu ayrımına varırız. Eğitimsizlik olgusunu düz bir mantıkla ele alırsak bahsettiğimiz yerlerden daha az eğitimli bölgeler olabileceği kanısına varılsa da bahsettiğim daha geniş kapsamlı bir informal eğitim sürecidir. Sözgelimi köyde yaşayan bir genci birçok konuda kandırabilirsiniz fakat onu istediğiniz gibi marjinalize edemezsiniz, çünkü tahsili kâğıt üzerinde düşük görünse de yaşadığı çevre onun farkına varmadan manevi olarak eğitebilir. Büyük şehrin varoşlarında büyüyen bir genç ise çok daha fazla görmüş geçirmiş olsa bile eğitim süreçleri sağlıksız ortamlardan geçtiği için olumlu davranış geliştirmesine ket vurur. Ayrıca hiçbir din veya ideoloji kendi başına marjinalliğin ve bunun getirdiği şiddetin müsebbibi olamaz. Bu dinler ve ideolojilerle tanışan insanların yaşadıkları ortam ve eğitim süreçleri bu sonuçları doğurur. Sözgelimi orta Anadolu’da yaşayan bir Alevi bireyin mezhepsel kaynaklı şiddete bulaşma ihtimali ile İstanbul gazi mahallesinde yaşayan birinin mezhepsel nedenlerle marjinal örgütlerle ilişki kurma ihtimalini karşılaştıralım, sonuçlar tartışmaya çokta açık olmayacaktır. Düşük ve yanlış eğitimli insanların marjinalize olma eğilimleri daha fazla olmakla beraber bunların şiddete konsolide olmaları planlı ve programlı çalışmaların üründür. Bu meseleye Ümmet olma penceresinden bakacak olursak insanları farklılıkları törpülemeye çalışarak değil eğitimsizliğin ittiği uçlardan eşit imkânlar merkezine çekmeye çalışmak, bizi sivrisinek avlamak yerine bataklığı kurutma yoluna götürür.
Toplum içi kavgaların fitilini ateşleyen etmenlerden birisini yazarken, özellikle tahammülsüzlük değil de tahammül eşiğinin düşüklüğü olarak betimleme gereği duydum. Sınırsız tahammül sahibi insan yok gibi bir şeydir ki, Kohlberg bu özelliğin yalnızca peygamberlerde görüleceğini belirtmiştir. Söz konusu kitleler olunca tahammül sınırı iyice daralır. Bireysel olarak herhangi bir konuda azami ölçüde sabır gösterebilen insanlar ortak faydalı bir kitle içinde hareket ederken daha çabuk galeyana gelirler. Eğitim, gelir düzeyi, hareket noktaları ve varmak istedikleri noktalar, lider kadrolarının eğilimleri gibi değişkenler kitlelerin tahammül eşiklerin belirleyebilir. Hiçbir zaman bir toplumu sabır taşına çeviremezsiniz, hatta bazen toplumu birleştiren şey sabrın taşması olabilir. Olması gereken tahammül eşiğinin duyarsızlaşacak kadar çok alt seviyelerde olmaması ve tahammülsüzlüğümüzü doğru kanalize edip birbirimize karşı değil dışarıya karşı yönetebilmemizdir. Muhammed aleyhisselam’ın ideal ümmet ferdini tanımlarken dostuna karşı merhametli düşmana karşı aziz ve şerefli demesi, ayrıca günlük yaşamda daima vasat ve dengeli olmayı telkin etmesi idrak yolları açık insanlar için güzel ipuçları olabilir
Peygamberimizin getirdiği normlarda bahsetmişken, veda hutbesinde kavmiyetçiliği açık bir ifadeyle yasakladığını hepimiz hatırlarız. Şimdi ise minberde peygamberin yerini işgal eden hocalarımız aynı hutbede milliyetçiliğin erdemlerini dini bir vecibe gibi anlatabiliyorlar. Milliyetçilik, asabiyetle, asabi olma kelimelerinin akrabalığı bile bir arada yaşamak zorunda olan etnisitelerin durumu nasıl etkilediğini gösterir niteliktedir. Aile, akraba, kabile ve daha geniş anlamda etnik aidiyet, kıskançlığı ve şiddeti doğurur. İnsanlık, milliyetçiliğin doğru yorumlanmasını ve eğitim sistemine temel taş olmasını sağlamaları, toplum bütünlüğü açısından elzem olduğu yanılgısına düşmüşlerdir. Bu bağlamda sürekli örnek gösterilen Fransa ve ihtilallar dönemi aslında yanılgıdan ibarettir. Milliyetçilik toplumun her yarasına merhem olsaydı Baas rejimini benimseyen bütün Arap devletleri şimdi iç savaşla buluşmaz ve mikro-milliyetçiliğin güzel bir örneği olan Kemalizm, Kürt meselesini doğurup büyütmezdi. Kürt meselesi özelinde düşünecek olursak, bu sorunu çözmek niyetinde olanlar bile ateşe benzin atarcasına sorunun asıl kaynağını olan milliyetçilikle çözüm aramaktadırlar. En iyi niyetlimiz bile Çanakkale’de Kürt-Türk beraber savaşta diye cümleye başlayıp, daha cümle bitmeden lafı Türk’ün gücünü milliyetçiliğin erdemlerine getirmektedir. İşin belki de en acı tarafı Ümmet inşasında tuğla taşıması gereken dini otoriteler milliyetçi duygulardan taviz vermeye yanaşmamaktadırlar. Peygamberimizin kavmiyetçiliği yasakladığını idrak etmek bu kadar mı zordur? Yoksa peygamber milliyetçiliği değil ırkçılığı yasakladı, safsatasına kapılmak hafifliği mi tercih edilir? Basitçe baktığımda göreceğiz ki; milliyetçilik habis bir ur gibi Avrupa’nın içinden doğdu ve milyonlarca insanın hayatına mal olan savaşlara neden oldu. Avrupa bu uru devasa bir cımbızla çekip aldı ve Ortadoğu’nun üzerine yaymak üzere enjekte etti. Biz ise şimdi etnik, mezhepsel veya dini milliyetçiliklerin neden olduğu hastalıklarla milyonlarca insanımızı yitirirken batıda bu kavram neredeyse ayıplı bir kelime haline geldi.