“İnsan olmanın en yüce duygusu nedir?” diye bir soru ile başlarsam acaba ne derdiniz?
Evet, nedir insan olmak ve insan olmanın dereceleri nelerdir? Bu süreçte hangi duygulardan geçmek veya hangi menzillere ulaşmak gerekir? Bu derin soruları detaylı incelemeyi belki başka bir zamana bırakmalıyız.
Şehidlik ve şehadet psikolojisine dönersek;
Yüce Allah’ın bir ve tek olduğuna inanmak, Rabbinin rızasını ve buyruklarını dünya ve içindekilerden, her şeyden üstün tutmak, dili, kalbi ve yaşantısı ile buna tanık olmaya “şehadet”; bu uğurda canını vermeye ise “şehidlik” denir. İnsanın hayatta kalması için gerekli olan tüm menzillerin üzerine çıkarak, sırf Rabbinin rızası ve O’nun adını yüceltmek için her şeyden vazgeçmek, nihayet en değerli serveti olan canını da feda etmektir şehidlik. Acaba bunun üzerinde bir duygu var mı? Hayat cezbedici… Herkes için; yemek, içmek, evlenmek, mal ve makam sahibi olmak… Değerli hissetmek, evlat yetiştirmek, insanlara hizmet etmek, güzel ve çekici ama tüm bunların üzerine başka hiçbir niyet taşımadan sırf Rabbin rızası için canından dâhi vazgeçilmesi, tüm bu dünyanın, yaşanmaya ve anlamına dair en güzel duygusudur. Eğer böyle bir zirve olmasaydı insanlık, hiçbir zaman karanlık dünyasını aydınlatamayacak, asla güzel hedeflere ulaşamayacaktı. Tarih boyunca yaşanan tüm kırılma noktaları, insanlığa dair yapılan yüksek sıçramalar, bu duygu kökenlidir. İnsanı, bencil olmaktan sıyırıp, hiçbir menfaat beklemeksizin çalışmaya iten duygu, bu duygudur. Bu yüzden bir hadis-i şerifte, mealen, “kalbinde şehidlik duygusunu taşımayanın münafıklıktan bir şube üzerinde olduğu” ifade edilmektedir. Kamil anlamda insan olmanın zirvesi, kalbini, bu duygu ile doldurmaktır.
Bu izahtan sonra, insanı bu duyguyu yaşamaya ve anlamaya iten sebeplere geçelim:
Şehid olmak, peygamberlikten sonra, her Müslüman için elde edilebilecek en yüksek mertebedir. En yüksek mertebe olması budur; ancak her amel ve niyette bazı problemlerin olma ihtimali, şehidlik için de geçerlidir. O yüzden kıyamette, cehenneme gidecek kişilerden birinin de şehidler olduğunu ifade eden hadislerde, bu amelin Allah’ın rızası için değil de başka sebeplerden yapılmış olmasıdır.
Unutmamalıyız ki Allah azze ve celle, kendisi için yapılan hiçbir amelde ortak kabul etmez. Peki, bir insan böyle bir şeyi neden yapar? Neden sahte şehidlik çabasına girebilir? Onu, buna iten nedenler ne olabilir? İşte kritik nokta, tam da burasıdır. İnsan, yaptığı tüm işlerin yönlendiricisi olan niyetini, iyi tespit etmek zorundadır; aksi halde yaptığı tüm işlerden fayda umması bir tarafa, büyük bir hezeyan ile karşılaşması mümkündür. O halde insanı sahte şehidliğe iten psikolojik durumları anlamaya çalışalım. Birincisi ki en bariz neden, riyadır; kahraman olmak… İnsanlara ne kadar üstün olduğunu göstermek… Onlardan iltifat alma, yine onlar tarafından beğenilme ve konuşulma arzusu… Maalesef kâmil insan olmanın önündeki en büyük duygu, her zaman bu duygudur. Nice şehidin, âlimin, mevki sahibinin kurtulamadığı duygu…
İnsan, bu konuda çok derin bir iç muhasebeye girmeli, her zaman bu dürtüye karşı dikkatli olmalıdır. Bu dürtü ile karşılaşacağı zaman yahut etkisine gireceği zaman, kendisini muhakeme etmelidir. Unutmamalıdır ki ahirette hiçbir iltifat, Allah’ın razı olmasından üstün değildir ve ona hiçbir fayda sağlamayacaktır. Sonsuz hayatın karşılığında bir anlık kahramanlık duygusunun tehlikesini, daima hatıra getirmeli ve Allah’a sığınmalıdır. Bu durumun, kişiyi en yüksek insan olmaktan en aşağılık insan olmaya düşürdüğünü unutmamalıdır. İkincisi ki… Bu, gençler için daha çok tehlike arz ediyor. Bazen hayatı yaşamak zor gelebilir. Uzun soluklu bir mücadele… Zorluklara karşı sabır… Geçim ve evlat sıkıntısına sabır… Bir işte az da olsa devamlı hareket edebilmenin zorluğuna sabır… Zalimlerle içsel dürtülerle mücadeleye sabır… Daima daha iyisi için çalışmanın zorluğuna sabır… Bu durum, kişiyi kısa yoldan cennete gitme hayaline itebilir. Burada şu hususu bir kez daha ifade etmek istiyorum: Biz, hiç kimsenin amelini yargılamıyoruz. Ancak amellerimizin arkasındaki niyeti, doğru okumanın önemine vurgu yapıyoruz. İşte bu durum da bizi, Allah’ın rızası dışına götürebilir. Esasen şehidlik, kişinin, içinde bulunduğu durumda en güzel iradeyi ortaya koyması sonucu gerçekleşen bir durumdur… Bu yüzden Peygamber Efendimiz, böyle kişilerin yatağında ölse dahi şehid sayılacağını bildirmiştir. Zaten dikkat edersek; insan oluşun, zirvesi olmasının hikmeti de budur. Zirveye çıkmak için tüm aşamalardan doğru bir şekilde geçmeliyiz. İçinde bulunduğumuz tüm anı ve olayları, Allah’ın rızasına uygun geçirirsek, en güzel sona ulaşmaya daha yakın olacağız.
Üçüncüsü de cehalettir… Şehidliği anlamadan yahut ruhunu kavramadan şehid olmayı arzulamak, kişinin kendisini kandırmasına neden olabilir. Yani kişi, böylece en üstün duyguyu taşıdığını düşünerek, kendinde tatmin duygusu geliştirir. Hayatını, yeterli ve güzel görmeye ve daha iyisi için çalışma ruhunu yitirmeye başlar.
Dördüncüsü, bağnazlıktır. Kişinin, Allah’ın rahmetini daraltma çabasıdır. Şehidliği; bir gruba, bir düşünceye indirgeyerek insanların niyetlerini sorgulama yahut mühür elindeymiş gibi şehadet belgesi dağıtma psikolojisine girer. Kalpleri, biz, bilemeyiz ve Allah, sonsuz merhamet sahibidir. Dar düşünmekten, taassupçu, hizipçi ve cemaatçi düşünmekten arî olmak durumundadır Müslüman.
Beşincisi, orta yaş ve üzeri kişilerin daha çok yanılgısıdır. Şehadet duygusunu basite indirgemek… Allah yolunda çarpışarak ölme duygusunun, gençlik döneminde yaşanan bir duygu olduğunu, şu an o duyguyu aşmış olmanın, bilgeliğin ve siyasetin daha üstün olduğuna dair bir yanılgı. Bu şekilde kişi, kendini rahatlatma yoluna girer. İçinde bulunduğu durumun, şehid olmaktan üstün olduğunu düşünerek, zaten “nasıl olsa yatağımda bile ölsem şehid olacağım” tarzı bir düşünceye kapılarak Allah yolunda canını verebilmeyi istemenin, bu uğurda çalışmanın yüceliğinden kendini mahrum edebilir. Bununla ilgili Resulullah’ın (s.a.v.), “Ümmetime ağır gelmeseydi, Allah yolunda defalarca şehid olmayı arzu ederdim” hadis-i şerifini, bir kez daha okumak gerekir. Nitekim Efendimiz aleyhissalatu vesselam, bu hadis-i şerifi ifade ettiği dönemde, 55 ve 60 yaşları arasındaydı. Yani şehid olma duygusu aşılmış yahut aşılması gereken, gençliğe mahsus bir duygu değil; bilakis arzulanması gereken en yüce duygudur.
Sonuç olarak; yeryüzünde yaşamaya değer tek gerçek, Allah’ı bir tek ilah olarak kabul etmek. Ulaşılabilecek en üst mertebe de, bu uğurda canını vermektir. Her Müslüman, bu şuurla, bu yönelişle hareket etmeli, tereddüt etmeden canını Allah’a teslim edebilme ruhunu kuşanmalıdır. Yukarıda saydığımız nedenlerden arî olarak; şehadet mertebesini arzulamalı, şehidce yaşamalıdır. Böyle olduğu takdirde Rabbimizin şu lütfuna mazhar olabilecektir:
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme; aksine onlar, diridirler ve rableri yanında rızıklanmaktadırlar. O şehidler, Allah’ın kendilerine bağışladığı nimetlerle sonsuz bir mutluluk duyarlar. Arkalarından gelecek olup henüz kendilerine katılmamış olan mücahid kardeşleri adına da; onlara hiçbir korku yok; onlar, asla üzülmeyeceklerdir, müjdesiyle sevinirler. Yine onlar, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine olan büyük lütfu ve ihsanı ile sevindikleri gibi ayrıca Allah’ın, müminlerin mükâfatını zayi etmeyeceği yolundaki vaadinden dolayı da büyük bir sevinç duyarlar” (Ali İmran sûresi, 169-171).
Dr. Hüseyin DURMAZ