Cenabı Allaha evvela bizleri Müslüman olarak yarattığı için, Müslüman olmanın şuuruna bir dereceye kadar dahi olsa varmayı nasip ettiği için, yine sonsuz lütuf olarak gördüğümüz yüce dininin kardeşleri olmak zevkini tattırdığı için, bu yüce dava uğrunda öncüleri, ifade yerindeyse kervanın başının çekicileri, nebilerin rasullerin olduğu bir kafilede sonlarında da olsa yer almayı nasip ve müyesser ettiği için gerçekten ne kadar hamdetsek azdır. Rabbimizin bu yönüyle bu manada bütün diğer lütufları arasında bu husustaki lütfu da üzerimizde gerçekten çok büyüktür. Bu lütfun şükrünün hamdinin de eda edilemeyecek kadar büyük olduğunun bilinciyle muhafaza etmek ve farkında olmak zannederim şükrün bir çeşididir. Bu şuurdan da cenabı Allah bizleri uzak tutmasın. Muhterem Mehmet Pamak beyefendi adacık ifadesini kullandı. Bu adacıkların kıymeti o kadar büyük ki. Niçin büyük? Çünkü bu adacıklar, teşbihimi mazur görün adeta kanalizasyonu andıran pislikte; okyanuslar mesabesinde geniş ve yaygın bir ortam içerisindeki adacıklardır. Vaziyetin böyle olduğunu düşündüğümüz vakit bunların kıymeti, değeri, ehemmiyeti, İslamın insanlığa sunmak istediği ve gösterdiği saadet ufkunun tahakkuku açısından da büyük ehemmiyet arzediyor. Bu bağlamda, Genç Birikim dergisi, 10 yılı aşkın bir sürede gerçekten önemi bir mesafe katetmiştir. Bütün olumsuzluklara rağmen varlığını sürdürebilmesi elbette Allahın bir lütfu olarak çok önemli bir hadisedir. Emeği geçen ve bundan böyle geçecek olan herkesin de Allahu Teâlâ tarafından fazlasıyla mükâfatlandırılmasını niyaz ederiz. Müslümanların, her alanda hayırlı çalışmalarının rızasına muvafık ve bereketli olmasını niyaz ederiz. Bütün emeği geçenlerden, katkısı bulunanlardan aynı şekilde Allahın razı olacağından, amellerinin geçerli olacağından şüphemiz yoktur. Bu vesileyle hatırıma gelen bir hadisi şerifi kısaca arz etmek istiyorum. Diyor ki hadisi şerif; “Allah yolunda cihada çıkan mücahidin, atının küçük ve büyük pisliklerine varıncaya kadar her bir şeyi, onun hasenatı arasına konur. Dolayısıyla boya badananın yapılmasında kullanılan boya, dökülen terler maddi olmakla birlikte bir de manevi olarak bu işten duyulan zevk, şevk, Allah için bir şeyler yapmanın lezzeti bunlar da dâhil olmak üzere, hiç birisinin boşa gitmeyeceğinden emin olun. Müslüman için gerçekten bundan daha büyük bir motivasyon unsuru olur mu? Çok büyük bir hadisedir. Amelleriniz boşa gitmeyecek. Ve bunların hepsi mizanınızda ağırlık olarak hak ettikleri yerleri fazlasıyla alacaklardır.
Siz değerli kardeşlerime böyle bir vesileyle, günümüzde çokça kullanılan fakat Müslüman olarak bir şekilde sorgulamamız gereken, ne kadar İslami bir muhteva ile kullanıldıkları, ne kadar bu muhtevadan uzak oldukları, çoğu kimse için netlik kazanmamış olan bir takım terim ve kavramlar üzerinde kısaca çok hızlı bir şekilde, ortamın şartlarını zorlamayacak bir çerçevede ele almanın münasip olacağını düşündüm. Bu alanda öyle çok belli, çok açık, Kurani muhtevaları rahatlıkla öğrenilebilecek kavramlar seçmedim. İslami olmayıp cahili olmakla birlikte, İslamın hatlarındaki duruşu, tanımı, çerçevesi açık ve net olan kavram ve terimleri de seçmedim.
Mesela ben size burada tağuttan bahsetmeyeceğim. Çünkü Kuranı Kerimde tağutun boyutları tefsirlerle, hadisi şeriflerle açık ve seçik bir şekilde tesbit edilebilmiştir. Efendim size demokrasi ve laiklikten de bahsetmeyeceğim. Çünkü bunlarda cahili kavram olarak veya komünizm, kapitalizm gibi, İslam noktayı nazarında yerleri bellidir, değerleri de bellidir. Ve Allaha hamdolsun Müslümanlar bu noktada gerçekten çok açık belirgin bilgilere sahip oldukları gibi bu bilgileri de sağlam bir şekilde elde edebilmek için kolayca ulaşabilecekleri, ellerinin altında bulabilecekleri pek çok malzeme vardır. Onun için ben nisbeten ikinci derecede kalan, Müslümanlar için en azından bir iki nokta ile biraz netleştirilmesi gereken bazı kavramlara değinmek istedim. Dediğim gibi değinmek olacak bu. Bunlar ile alakalı olarak, Müslüman olarak söyleyeceğimiz son sözler bunlardır manasında söylemeyeceğim ama bu ve benzeri kavramların sorgulanmadan kullanılmaması gerektiği neticesini beraber elde edebilirsek bu sohbetimiz hedefinin önemli bir bölümünü gerçekleştirmiş olacaktır diye düşünüyorum.
Bunları tabi konularına göre, anlamlarına göre çoğaltmak tasnif etmekte mümkündür. Zaten bunları hızlı bir şekilde, birer ikişer cümleyle açıklayarak ele almaya, İslamın yorumu ile bunları ortaya koymaya gayret edeceğim. İsterseniz bunlardan ilk olarak evrensellik diye bir terimden bahsedelim.
Evren, bildiğiniz gibi kâinat manasında kullanılıyor. Kâinat Allahu Teâlâ’nın dışındaki bütün varlıklar ve mahlûkat anlamında kullanılır. Evrensel ve evrensellik ise, yani değerleri, ilkeleri, esasları kabulleri evren çapında geçerli olan manasındadır. Bu manaya bizim itirazımız olmayabilir ancak evrensel değer ve ilke olarak bize sunulanlara her zaman itirazımız olabilir. Çünkü biz evvela şuna iman ediyor ve şuna da inanıyoruz; İslamın iman esasları, aynı zamanda çok rahat bir şekilde bütün özellik ve nitelikleriyle açıklanabilen, ortaya konulabilen ve ispatlanabilen ilkelerdir. Ve bunlar zamanla, mekanla sınırlı, kayıtlı gerçekler değildir. Bu manada İslamıntesbit ettiği değerler evrenseldir. İslamın ortaya koyduğu ölçüler, hükümler evrensel hükümlerdir. Ve İslamın evrenselliklerine karar verdiği değerler, ölçüler evrenseldir. Bu manada da evrensellik kavramı veya terimi altında, insanlığa ve bekli de Müslümanlara yutturulmaya çalışılan, evrensel değer oldukları, fakat irdelendiği zaman hiç te öyle olmadıkları ortada olan ispatlayamayacağımız kadar çok değer vardır. Mesela demokrasi bize evrensel bir değer olarak yutturulur. Evrensel bir değer olsaydı, bize bunun Âdem (a.s.) ile birlikte ona indirilen vahyin kapsamı içerisinde olması gerekirdi. Öyle bir hadise mevzu bahis olmadığına göre demokrasinin en erken tarihinin, dünya tarihinin içerisinde, dünden bile bize yakın görünen Yunan site yönetimlerinde görülen bir hadise olduğuna göre, bizim bunu evrensel diye kabul etmemiz mümkün değildir.
Evrensel insan hakları beyannamesi, tarih kitaplarında bütün çocuklarımıza sürekli olarak anlattırılır. Bu beyannamenin batının kendi geçmişi ile yüzleşmekten korkan bir tavır içerisinde ortaya çıktığı, o zamanın imkanları ve tarihsel şartları incelendiği taktirde çok rahat bir şekilde görülebilir, tesbit edilebilir. Ben bunun üzerinde durmuyorum, arka planı üzerinde durmuyorum. Burada ortaya konulan esaslar, getirilmek istenen çerçevelerin evrenselliğinden öncedir. Bunların evrensellik iddiaları her zaman için tek tek, madde madde İslamın evrensel hükümleriyle, değerleriyle ölçülecek, biçilecek ve bunların evrensel olup olmadıkları bizim açımızdan tesbit edilecektir. İnsanlar, anadan doğma hürdür ilkesi, güya evrensel insan hakları beyannamesinde ilk olarak dile getirilmiştir. Bu tarihi inkârdır, gerçekleri bilmemektir. Hakikati örtbas etmektir. Oysa bu sözü çok muhteşem bir şekilde ve çok müstesna bir hadise dolayısıyla Ömer (r.a.)’ ın İslamdan, Kurandan ilham alarak dile getirdiğini, biliyoruz. Kısaca bu olayın dile getirilmesinin sebebini de arzedeyim. Mısır valisi olan Amr bin As’ın oğlu, bir mısır yerlisi Kıpti ile bir yarışa tutuluyor. Yarışta Kıpti Amr bin As’ın oğlunu geride bırakıyor. Amr bin As, ona bir tokat indiriyor. “Hür bir kimsenin sana attığı tokat olarak sana atıyorum” gibi bir tabir kullanıyor. Bu çocuğun babası, daha düne kadar Bizans yönetiminin haysiyetlerini, şereflerini ayaklar altına aldığı bir esir muamelesi görüyordu. Özgürlüğün tadını da bilmiyordu. Ama İslam ile tanışınca, onun İslamın kendisine sunduğu hayat arasındaki farkı görür görmez bu işin farkına vardı. Ve çocuğuna yapılan hakaretin büyüklüğünü de idrak etti. O kadar idrak etti ki, Ömer (r.a.)’ ın hac mevsiminde, İslam dünyasının dört bir tarafından gelen Müslümanların şikâyetlerini bire bir dinlemek üzere kurduğu mecliste hazır bulunmak, hacda Ömer (r.a.’)a, derdini doğrudan anlatmak üzere Mısırdan ta Mekke’ye kadar seyahat ediyor. Hadiseyi Ömer (r.a.)’a anlatıyor. Ömer (r.a.), Amr bin As’a önce çıkışıyor. “Anneleri tarafından hür, özgür olarak doğurulmuş olan insanları, ne zamandan itibaren köleleştirmeye başladınız?” diyor ve hemen kısasın uygulanmasını emrediyor. Öyle hemen insan hakları beyannamesi gibi özgürlüğü rafta bırakan bir din değildir İslam. Özgürlük evrensel bir ilkedir gerçekten. Fakat size sorarım veya özgürlük savunucularına, bugünkü cahili boyutlarıyla savunanların bizzat kendilerine sorarız. Hangi ülkenin hangi şartlarında bir vatandaşın ülkenin amirliğine, bırakın amirliğini, ikinci derecede yöneticisine, alt kademelerdeki bir bürokratıyla bile, hangi şartlarda nasıl görüştüğünü biliyor musunuz? Veya görüşüp görüşemediğini? Zaman zaman bunların haberleri de sağda solda yansıyor, bunun üzerinde fazla durmayalım. Dolayısıyla İslamın bir farkı var. İlkesini aynen, filende uygular ve bunun uygulanması için gereken alt yapıyı da hem zihinsel manada gerekse de pratik alanda ortaya koyar.
Bir diğer kavram bilimsellik olsun. Rastgele seçiyoruz ya. Bilimsellikte aslında bilimin, ifade yerindeyse şirin gösterilen, tatlı gösterilen veya pek tepki uyandırmayan yüzü, istismar edilerek günümüz insanlarına yutturulmak istenen ve temeli laiklik küfrünü ihtiva eden, barındıran pozitivizmin bir başka ifadesidir.
Pozitivizm nasıl ifade eder kendisini? Çok kısa ve açık olarak deneyle ispatlanan şey, laboratuara sokulan şey doğrudur, gerçektir, bunun dışındaki hiçbir şey doğru ve gerçek olamaz. Kuranı Kerim böyle demiyor. Ben tabi akli izahlarla bunu çürütmeyi gerek görmüyorum. Bunlar üzerinde durmaya da vaktimiz de yok, konumuz bu değil. Kuranı Kerim ne diyor Bakara suresinin başında? Müminin ilk vasfı ne? “Elleziyneyu’minune bil gayb” -O müminler ki, o takva sahipleri ki gabya iman ederler.- Takva sahibi gayb’a iman edecek. Muttaki olmanın birinci şartı, gayb’a iman etmektir. Gayb’a iman etmeyen muttaki olamaz. Muttaki olmayanda; kendisine, insanlara ve kâinata zulmetmekten kendisini alıkoyamaz. Çünkü takva olmadığında zulüm ortada olur. Kendi nefsine zulüm, şirk ile başlar. Başkalarına zulüm, adaletin sınırlarını aşmakla başlar. Hakikate zulüm, “bilimin sınırları içerisine, laboratuarın sınırları içerisine sokulmayan bir şeyi kabul etmiyoruz” demekle başlar. Dolayısıyla bize bu manada evrensel bir değer olarak kullanılan bilimsellik, ihtiyatla karşılamamız gereken terimlerden, deyimlerden biridir.
Bir diğer deyim, tarafsızlık. Subhanallah. Hiç insana yakışır mı tarafsızlık? Tarafsızlık eğer adalet manasına kullanılırsa, -ne kadar kullanılır tabi oda düşündürücüdür-, belki o zaman sıcak bakılabilecek esas veya bir ilke olabilir. Veya bir deyim kavram olabilir. Ama hiç bir kanaat sahibi olmamak, birbiriyle çatışan fikirlerin, inançların, değerlerin, herhangi birisinin yanında yer almamak. Oda olur buda olur, oda bana hoştur buda bana hoştur gibi, gelene eyvallah gidene eyvallah. Yaşasın kral gibi anlamsız, duruşu olmayan, tavrı belli olmayan haller manasına, bir Müslüman tarafsız olamaz. Müslüman taraftır. İnancından, kabul ettiği haktan, hakikatten taraftır. Dolayısıyla İslama muhalif olan her şeyin karşısındadır. Böylede olmak durumunda olan bir insanın, bu manada tarafsız olması mümkün değildir. Ama adil hüküm vermek manasında yalnız o manadaki sınırlar içerisinde anlaşıldığı veya kullanıldığı takdirde geçerlidir. Aksi halde birbiriyle zıt kanaatler, duruşlar karşısında senin hiçbir duruşun olmayacak, oda olur bu da olur, sende haklısın, sende haklısın. Böyle bir tarafsızlık Müslümanın yapabileceği bir şey değildir.
Bir diğer kavram sivilleşmek. Günümüzün moda tabirlerinden. Sivilleşmek aslında batının sürekli olarak kendisince geliştirdiği, demokratik anlayış ve düşüncenin, daha da aşağılara halkın kendi faaliyet ve çalışmalarına kadar indirgenmesidir. Yani sivil insanlar örgütlenecekler ve bu örgütlenmeleri çerçevesinde; faaliyetlerini yapacaklar, çalışmalarını yapacaklar, düşüncelerini üretecekler. Hangi ilkeler doğrultusunda sivilleşilecek? Demokrasinin değer üretmek için kaynak kabul ettiği iki esası vardır; akıl ve bilim. Kaynak mesabesinde bunun dışında başka bir şey yok onlar için. Dolayısıyla sivilleşme denildiği zaman, demokrasinin sınırları içerisinde, akıl ve bilimin ışığında insanların bir araya gelmeleri, düşüncelerini, kanaatlerini ortaya koymaları anlaşılır. Bu yönüyle Müslüman olarak bizler bunu benimseyemeyiz. Sivilleşmeyi, askerileşmenin karşıtı olarak kullanmak manasına gelirse, vallahi İslam askerileşmeye ne kadar karşıysa, sivilleşmeye de o kadar karşıdır. Yani elimde silah var, omzumda silah var, omzumda apolet var diye insanların mukadderatı hakkında ahkam kesme güç ve kudretini kendisinde bulmak, İslam noktayı nazarında ne kadar reddedilmesi gereken bir hadiseyse, ilim ve aklın dışında bir kaynak kabul etmemek, demokratik sınırlar ve çerçeveler içerisinde tanınan ve kabul edilen oluşumları benimsemekte, İslam noktayı nazarında ihtiyatla karşılanması gereken bir hadisedir. Eğer Müslüman derneğini kurarken, vakfını kurarken sivilleşmeyi tanımladığım çerçevede ve bu kaynaklarla çalışmalarını, faaliyetlerini ve değer üretmeyi kabul ediyorsa hiç bir şey yapmasın otursun evinde bu onun için daha hayırlıdır. Fakat aklı ve bilimi bilginin ve değerin kaynağı kabul ederken vahyi bunların üzerinde belirleyici ve bütün sınırlarını tesbit edici olarak kabul etmeyecek olursa, bizim bu anlamdaki bir sivil faaliyeti Müslüman olarak kabul edebileceğimiz bir şey değildir.
Bir diğer kavram apolitizim ve politizim. Yani politikanın dışında kalmak ve politikleşmek. İslamın kendine has değerleri sistemi vardır. Dolayısıyla İslamın hedeflerini ve maksatlarını gerçekleştirmek için ön gördüğü belli bir yöntemi vardır. Bu çerçevede Müslüman, adına kim ne derse desin üzerine düşen görevleri yerine getirmek zorundadır. Yani ben Müslüman olarak inanmak ve inandığım değerleri imkânlarımı son noktasına kadar, benim ve benim gibi inananların ve zımmilerin hayatına hâkim kılmak benim vazifemdir. Bütün Müslümanların vazifesidir. “Efendim içinde bulunduğumuz sistemin politik seyri belli, politik vasfı belli, politik yapılanması belli, biz bunun dışında politik bir yapı ve çerçeve oluşturamayız. O halde bu politikaya teslim olacağız. Bizde bunun kurallarına göre oynayacağız.” Müslüman olarak ben buna bir yer bulamıyorum. Bir yerinin olduğunu göremiyorum. Veya “Politika bu haliyle bir Müslümanın yapacağı bir iş değil ki. Biz bu işlerle uğraşamayız. Hayata müdahil de olamayız o zaman.” Buda iki yanlış uç. O halde Müslüman gaye ve hedeflerini gerçekleştirmek için ne olursa olsun, önünde açılan kulvarlarda giden insan değildir. Bilsin ki önüne açılan o yol, açanlar tarafından geri kapatılıyor. Gerektiğinde kapatılır. O halde tıpkı bütün peygamberlerin yaptığı gibi Muhammed (s.a.)’ in yaptığı gibi, Kuranı Kerimin tesbit ettiği gibi, İslamın hedef ve gayelerine götüren, İslama uygun olan yolu, tırnaklarımızla, kirpiklerimizle, kaşlarımızla kazıyıp oluşturacağız. Elbette onlar tıkayacaklar, setler koyacaklar, dağlar yıkacaklar. Dediğim gibi meşru vasıtalar kullanmak şartıyla, İslamın öngördüğü yol ve yöntemleri kullanmak şartıyla, gerektiğinde biz bu dağları, değil tırnaklarımızla; kirpiklerimizle delmesini, oymasını bileceğiz. Yani bu yolda öleceğiz. Ve bilelim ki, İslamın meşru gayelerine, İslamın gayri meşru gördüğü yol ve vasıtaları kullanarak ulaşmak mümkün değildir. Müslümanlar olarak düşünce parametrelerimizin yerinde oturması için kullanılan kavramların, kelimelerin, kavramların üzerinde durmak istiyorum. Kavramlarımız, kelimelerimiz, deyimlerimiz, kafamızda olması gerektiği gibi oturmazsa dilimiz yanlış olur, birbirimizi yanlış anlarız.
Diğer bir kavram, dinler arası diyalog. Kuranı Kerim diyaloğun esasını teşkil eder. Dinlerin temsilcileri, âlimleri birbirleriyle konuşsunlar, birbirlerine dinlerini anlatsınlar. Bunda bir sakınca görülmeyebilir. Ama “ efendim bütün İbrahimi dinler muvahhiddir” ifadesi, öyle tuzak dolu bir cümle ki. Doğru, bütün İbrahimi dinler muvahhiddir, yanlışlığı nerde? İbrahimi din vardır, dinler yoktur. Yanlışlık buradan başlıyor. İbrahimi dinlerin hepsi muvahhid midir? Vallahi değildir. Bu çok büyük bir yalan. Teslis ne zaman tevhid oldu? Kilisenin anlayışında teslis, tevhiddir. Bunu nasıl izah edersiniz diye sorsanız, bu kilisenin sırrıdır derler. Allahu Teâlâ açıkça bildirmiyor mu? “Andolsun, Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kâfir olmuştur.” Dinler arası diyaloğa zorlayarak bir kapı aralayabilir miyiz? Evet, şu ayetle aralayabiliriz belki. “ Ey kitap ehli, gelin sizlerle bizler arasında; mutedil, eşitlikçi, adil sözün ta kendisi bir söz etrafında birleşelim. Oda Allahtan başka hiç kimseye ibadet etmememiz, birbirimizi Allahı bırakıp rabler edinmememiz, ona hiç bir şeyi ortak koşmamamız üzere.” Dinler arası diyalog budur. Tevhidi kabul etmeyen, bu adil, doğru kelimeyi ikrar ve kabul etmeyen insanlarla benim konuşacak fazla bir şeyim de kalmıyor. Kalmıyorsa ne olacak? İslam bu konuda ilişkilerimizin hukukunu belirlemiştir. İslam bu konuda bir tavır koymuşsa bende bu tavra uygun davranışı Müslüman olarak sergilerim.
Değerlendirmeye almak istediğim diğer kavram milliyetçilik. İslam ümmetini paramparça eden, İslam ümmetini dağıtan, Müslümanları, bugün içinde bulundukları sefil hallerinin en ciddi müsebbiblerinin başında bu cereyan vardır. Kavmiyetçilik manasına, kavim üstünlüğünü ihya etmek manasına, Allahın ayetlerinden bir ayet olarak görmek değil, bundan bir iki adım daha ileriye giderek, kavmiyetçiliği, ulusu, değer üretmek için bir esas almak manasına getirmek, İslamda küfürdür. Ama milliyetçiliği, kavmiyetçilik olarak kullanmak bir yanlışı da beraberinde getiriyor. Millet kelimesi Kuranda din ve şeriat manasında kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu kelimeyi biz hakiki manasında kullanacak, ifade edecek olursak, sistemin yasalarına göre suç işlemek bir tarafa, insanlarımızda maalesef milliyetçilik kelimesini kavmiyetçilik anlamında kullanıyorlar. Bu kelime, kavmiyetçilik ve ulusçuluk manasında kullanabileceğimiz bir kelime değildir. Fakat bu dürtüyü kazımak çok zordur. Onun için Müslümanın zihninin en kuytu köşelerini yoklaması ve kazıması gerekiyor. Ve çok kolay sızan ve çok kolay tahrik edilir bir duygudur. Her zaman ümmeti, mevcut parçalanmış halinden daha da parçalamak için bağrımıza yerleştirilmiş bir bombadır. Kavmi ve kavmiyeti baz alan hiç bir hareket ve duruş İslam ile alakalı olamaz. Bunları Allahın ayetlerinden bir ayet olarak kabul etmeniz dışında.
Diğer kavramımız çağdaşlık. Çağdaşlıkta nitelik olarak bize her türlü küfrü, şirki, inkârı ile bizlere yedirilmek, yutturulmak istenen oldukça tehlikeli kavramlardan birisidir. Çağdaşlık, aynı çağda yaşama, kardeşlik, karındaşlık gibi anlamındaysa problem yok. Biz şu anda birbirimizin çağdaşıyız. Fakat çağın pozitivist, laik ve demokratik anlayış ve değerlerinin örgüleştirdiği, hatta hiç bir sınır tanımaz, helal ve haram bilmez, değerleriyle içselleştirip benimseme manasında; çağdaşlık bir Müslüman olarak kabullenebileceğimiz bir vasıf olması şöyle dursun, bir Müslüman’a bu manasıyla yapılabilecek en büyük hakarettir. Müslüman olarak biz bunları benimseyemeyiz. Ne demek çağdaş olmak, özgür düşünceye sahip olmak? Onların yüklediği mana yalnızca budur. Başta dini değerler olmak üzere bunları tamamıyla dışlamak, her şeyiyle son derece laik, seküler değerleri kabul etmek manasında kullanılıyor ki; bir Müslüman olarak biz laiklikle hesabımızı çoktan bitirdik, demokrasiyle hesabımızı çoktan bitirdik. Bunları bu manasıyla kabullenebilmemize imkan yoktur.
Modernizm de bir çeşit çağdaşlığın diğer manası, ya da diğer bir ifadesidir.
Gayemiz ona da karşıyız, buna da karşıyız demek değildir. İçlerini neyle doldurulmuş olduğunu bilmediğimiz kavram ve terimlerin, bilelim ki her zaman için aramıza sokulan, kavram ve düşünce dünyamızın ve buna bağlı olarak eylem dünyamızın içine sokulan birer Truva atı olduğunu, birer patlamaya hazır bomba olduğunu unutmamamız gerekir. Dolayısıyla karşımıza çıkan kavram ve terimleri, İslam ile doğrudan alakalı değilse, onların üreticilerinin yüklediği manayı iyice tahmin etmemiz, anlamayı ve ona göre kullanmamız gerektiğini düşünüyorum.
Sözlerimi; Peygamber (s.a.v)’in Muaz bin Cebel ile konuşmasıyla bitirmek istiyorum. Peygamberimiz, “Ey Muaz, Allahın kulları üzerindeki haklarını sana söyleyeyim mi?” diyerek hadis başlatıyor. Ve imanın esaslarını, tevhidi anlattıktan sonra, haramlara, helallere riayet etme noktasında da bir takım açıklamalarda bulunduktan sonra diyor ki: “Bütün bunların teminatı durumunda olanı sana söyleyeyim mi?” Muaz: “Buyur ya Rasulullah” diyor. Mübarek efendimiz dilini tutarak, “şunu tut” diyor. Muaz hayrete düşüyor: “Ya Rasulullah biz dilimizle söylediklerimizden dolayı da sorgulanacak mıyız?” Peygamberimiz (s.a.v.), edebi bir şaheser olarak şöyle diyor: “ Ya Muaz, insanları cehenneme tepe taklak iten tırpana benzeyen dilleriyle biçtiklerinden başka bir şey değildir.” Bunu biz çoğunlukla gıybet ve buna benzer dil ile işlenen günahlar hakkında yorumluyoruz. Elbetteki onun yorumu doğrudur. Fakat zannederim şu anda üzerinde durmaya çalıştığımız kavram ve terimlerle alakalı değil, muhteva ve konuyla da yakından alakalıdır. Biz kavramlarımızı, terimlerimizi İslam noktayı nazarında değerlendirmelerini yapmadan kullanırsak, korkarım ciddi hatalar yapabiliriz ve vebal altına girebiliriz diye düşünüyorum. Cenabı Allahtan bu dili her türlü yanlışlıktan korumayı nasip ve müyesser eylesin.
NOT: Bu Yazı Genç Birikim Dergisinin Eylül 2014 Sayısında Yayınlanmıştır.