Uyanışın, Dirilişin ve Direnişin Diğer Adı:Aksa Tufanı
Arşiv Genel Yazarlar

Uyanışın, Dirilişin ve Direnişin Diğer Adı:Aksa Tufanı

Aksa Tufanı’nın başladığı ilk gün, yani 7 Ekim 2023 günü yayınladığımız bir açıklamada;

“Bu operasyon, sıradan bir operasyon değil, şimdiye kadar ırkçı, işgalci Siyonist rejimin karşılaşmadığı, karşılaşmayı da hiç beklemediği bir operasyondur.

Bu operasyon, dünyanın en güçlü olduğu söylenen istihbarat örgütü MOSSAD’ın ve modern olduğu iddia edilen Demir Kubbe Hava Savunma Sistemi’nin büyülü tılsımının yerle bir edildiği bir operasyondur.

Filistinli Müslümanların başlattığı bu operasyon, başta Siyonist, küresel işgalci, kâfir güçlere korku verirken masum ve mazlum halklara da umut vermiştir.

Bu operasyon ve Mescid-i Aksa’yı ölümüne savunan Filistinliler, sadece Mescid-i Aksa’yı korumuyorlar, aynı zamanda ümmetin de onurunu koruyorlar. Ne mutlu onlara!” demiştik.

Çünkü bu operasyon, Filistin topraklarında hatta bütünüyle Orta Doğu’da Siyonist İsrail’e, Siyonist İsrail saldırmadan İslam topraklarındaki işgali sona erdirmeye dönük ilk operasyon olmuştur. Her ne kadar 6 Ekim 1973’te Yom Kippur Savaşı ile bir benzerlik taşısa da benzeşmeyen yönleri çok daha fazladır. Çünkü Enver Sedat (Mısır), Hafız El-Esat’ın (Suriye) başlattığı Yom Kippur Savaşı, İslami kaygılarla gerçekleştirilen bir savaş değildi, benzerlerine daha önce de şahit olduğumuz bir Arap-İsrail savaşıydı. Oysa Aksa Tufanı, sadece Gazze topraklarını işgalden kurtarmak için başlatılan bir operasyon olmayıp İzzeddin El-Kassam’ın 1935’te uğrunda şehit düştüğü, Şeyh Ahmet Yasin ve arkadaşlarının 1987’de ‘İntifada’ adıyla başlattığı hak ile batılın savaşıydı. Dolayısıyla Aksa Tufanı’nın Yom Kippur’la bir benzerliği yoktur.

Evet, bu mücadeleyi veren İzzeddin El-Kassam, Yahya Ayyaş, Şeyh Ahmet Yasin, Abdülaziz Rantisi, İsmail Heniye ve isimleri sayılmayacak kadar çok lider, komutan konumundaki isim şehit edilmiştir. Ve çocuk, kadın dâhil olmak üzere binlerce Filistinli de halen işkenceler altında, zindanlarda bulunmaktadır. Topraklarının tamamı işgal altındadır. Beşer gözüyle bakıldığı zaman Filistinliler, her yönüyle mağlup edilmişlerdir. Gerçekten öyle midir? Elbette ki öyle değildir. Çünkü Hamas’ın mücadelesi, ırkçı bir mücadele olmadığı gibi, topraklarına yeni topraklar ilave etme mücadelesi de değildir. Onların mücadelesinin asıl amacı, Allah’ın hükümlerinin egemen olduğu bir yerde Müslümanca yaşamaktır. Müslüman için galip gelmek, başarılı olmak, sonuca ulaşılmasa da sadece ve sadece Allah’ın razı olduğu bir şekilde mücadele etmektir.

Sahabeden Haram Bin Milhan (ra), bir kabileye İslam’ı tebliğ amacıyla gitmişti. Onlara, “Gelin, la ilahe illallah Muhammedu’r-resulullah, deyin ve kurtulun.” demişti. Buna tahammülü olmayan kabile reisinin emri ile kabileden biri, arkadan mızrağı saplamış, göğsünden kan fışkırırken Haram Bin Milhan, “Allahu ekber, Allahu ekber, Kâbe’nin rabbine yemin olsun ki ben kazandım.” demişti. Mızrağı saplayan kişi, hayretler içerisinde, “Sen ölüp gidiyorsun neyi kazandın.” diye sormuştu. Evet, Haram Bin Milhan; dünyayı, içindekileri, sevdiklerini ve bütün dünyevi güzellikleri bırakıp gidiyordu. O yiğit sahabe, ona cevap olarak ‘Cennet!’ demişti. Bu sahabenin verdiği bu cevap, onu daha da hayretler içinde bırakmıştı. Bu cevabı; laikler, her şeyi dünyadan ibaret zannedenler; ne Haram Bin Milhan’ı ne İzzeddin El-Kassam’ı ne şeyh Ahmet Yasin’i ne Muhammed Dayf’ı ne üç oğlu ve dört torununun aynı gün şehit edildiğini duymasına rağmen hiç de sendelemeyen İsmail Heniye’yi ne de Aksa Tufanı’nı anlayabilirler.

Aksa Tufanı; sadece bölge halklarını değil, bütünüyle yeryüzü halklarının asıl kimliklerini turnusol kâğıdı gibi ortaya çıkarmıştır. Cesurlarla korkakları, adil olanlarla olmayanları, vicdanlılarla vicdansızları, mazlumlarla zalimleri, kısacası ‘insan’ olanlarla ‘insanımsı’ olanları birbirinden ayırt etmek açısından önemlidir. Çünkü Aksa Tufanı ile Batılıların ve uluslararası kurumların uzun yıllardır dayattığı ve kutsallaştırdıkları değerlerle ilgili algılar ve bakış açıları da değişmiştir. Ayrıca Aksa Tufanı, çoğunluğa ya da güçlü silahlara, güçlü, sivrisinek bile geçirmediği iddia edilen hava savunma sistemlerine, ölüm kusan teknolojik üstünlüğe sahip olmanın hiç de önemli olmadığını bize bir daha göstermiştir.

Aksa Tufanı, doğusuyla batısıyla bütün küresel küfür güçlerin hatta bölgede kendisini İslam’a nispet eden ama İslam’la ve Müslümanlıkla ilgisi olmayan bütün güçlerin, bir avuç yiğit Müslümanın karşısında düştükleri zelil durumu göstermiştir. Rabbimiz, –haşa- boşuna “Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir.” demiyor. Küresel güçlerin, Allah’a iman etmiş ve “Allah yardım ederse bize galip gelecek yoktur ya da Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez.” diyenler karşısında hiçbir anlam ifade etmediği, bir kez daha açıkça görülmüştür. Küresel küfür güçlerin yakın zamanda Taliban karşısındaki zelil durumlarını da görmüştük. Yenilmez, baş edilmez denen güçlerin; hayattan çok, ölümü arzulayan Müslümanlar karşısında nasıl da alçaldıklarının, Aksa Tufanı ile bir daha görülmüş olması, çok anlamlı ve önemlidir.

Aksa Tufanı’ndaki irade, azim ve mücadele ruhu, 7 Ekim’de ya da Filistin işgali ile başlamış değildir. Bu ruh, bu azim, insanlık tarihi ile yaşıt bir ruh ve azimdir.

Çünkü bu, insanlık tarihi boyunca verilen hak ve batıl mücadelesidir.

Çünkü bu, Habil ve Kabil ile başlamış ve kıyamete kadar da devam edecek bir mücadeledir.

Bu mücadelenin bir yanında, haklı olanlar, Hak’tan taraf olanlar var; diğer tarafında ise hak gasıplar, belamlar, zalimler ve tağutlar var. Dolayısıyla sanılmasın ki bu mücadele, sadece HAMAS, İzzeddin Kassam Tugayları ile Siyonist İsrail hatta ABD ve bilumum küfür güçleri arasında verilen bir mücadeledir.  Yine sanılmasın ki bu mücadele, sadece Filistin topraklarında verilen bir mücadeledir. Çünkü mücadelenin bir tarafında Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. Muhammed (as); diğer tarafında ise Firavun, Nemrut, Ebu Cehil ve çağdaş zalimler bulunmaktadır. Çünkü bu mücadele; tevhit ile şirkin, hak ile batılın, Hz. İbrahim ile Nemrut’un, Hz. Musa ile Firavun’un ve Hz. Muhammed (as) ile Ebu Cehil’in arasındaki mücadeledir. Mücadele alanı ise bütünüyle yeryüzüdür. Nitekim rabbimizin, “Fitne kalmayıncaya ve din tamamıyla Allah’ın oluncaya kadar onlara karşı savaşın.” emri, sadece Mekke ya da Medine Dönemi’nde Müslümanlar için verilmiş bir emir değildir. Çünkü bu, kıyamete kadar gelecek her Müslüman için, ihmal edilmeyecek ve asla savsaklanmayacak bir emirdir.

Aksa Tufanı ile Müslümanlarla kâfirler arasında unutulmaya yüz tutmuş hak-batıl mücadelesi, yeniden Müslümanların gündemine gelmiştir. Bu bile çok önemli ve anlamlıdır. Ashab-ı Uhdud olayında, sırası gelenler ateş dolu hendeklere tek tek atılmalarına rağmen, imanlarından vazgeçmedikleri gibi bugün, görüyor ve inanıyoruz ki Gazzeli bir avuç Müslüman da benzeri bir tavrı ortaya koymaya çalışmaktadır. Gerçek övgüye layık olanlar ise sadece ve sadece Allah için, mallarıyla ve canlarıyla mücadeleye devam edenlerdir. Tarihe göz gezdirenler, benzeri birçok örneğe rastlayacaktır.

Bizler, bugün;

– Yanında bir avuç taraftarı kalmasına rağmen boyun eğmeyen, kendisini İslam’a nispet eden ve adına halife denilen bir zalime karşı savaşmaktan geri durmayan İmam Zeyd’e,

– Kardeşi Bahaeddin, “Keko, bu millet olgunlaşmamış, birlik sağlanamadığından neticeye varmaz. Sen en iyisi gel, biz buradan hicret edip Türkiye’yi terk edelim.” deyince “Bahaeddin, Bahaeddin! Ben, bu işe elimdeki tek değnekle de olsa karşı çıkacağım.” diyen Şeyh Said’e,

– İzmir işgalinde, İzmir valisi İzzet Bey’in Yunan işgaline karşı çıkılmaması emri üzerine; “Vali Bey, bu sakalım kanımla kızarabilir ama bu alına Yunan alçağını sükûnetle selamlamış olmanın karasını sürerek huzur-u ilahiye çıkamam.” diye haykıran İzmir müftüsü Rahmetullah Efendi’ye,

– “Eğer Allah kanunu ile mahkûm edilmişsem ben, Hakk’ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkûm olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için, batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. Allah’a şükürler olsun ki on beş sene cihat ettikten sonra, bu mertebeye ulaştım. Ben, Allah yolunda yaptığım iş için, asla özür dilemem. Namazda Allah’ın birliğine şehadet eden parmağım, asla bir tağutun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır.” diyen Seyyid Kutup’a,

– “Bana, dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben, işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim.” diyen Şeyh Ahmet Yasin’e,

Ve benzeri yiğit mücahitlere ne kadar da ihtiyacımız var!

Elbette bugün, Gazze’de benzeri, destansı bir mücadele, bir seneden beri, bütün yokluğa, yoksulluğa ve açlığa rağmen devam etmektedir. Bu mücadele, sadece Siyonist, ‘insanımsı hayvanlara’ karşı da verilmiyor; gelişmiş, son model, ölüm kusan her türlü silaha sahip bütün küresel küfür güçlere karşı verilmektedir. Bu mücadelede, yeni doğmuş bebekler, oyun yaşındaki çocuklar, kadınlar, yaşlılar kısacası masum ve mazlum on binlerce sivil katledilmiştir.

Bu mücadele ve bu mücadelede şehit düşen Müslümanlar, asla unutulmazlar ve unutulmamalıdır da!

Özellikle de

– İşgal çetesinin, Gazze Şeridi’nde gerçekleştirdiği saldırılarda, evi yıkılan ve yaralanan, “Ölüyoruz, sesimizi duyan yok ama direnmekten vazgeçmeyeceğiz.” diyen Filistinli Eymen Ehil,

– “Bütün çocuklarımızı da öldürseler direnmeye devam edeceğiz. Burası bizim vatanımız, onu kimseye bırakamayız.” diyen Gazzeli Müslüman,

– Siyonist katillerin işgal ettikleri hastanelerde yoğun bakım ünitelerinde ölmüş ama morga kaldırılamamış, narin bedenleri çürümüş o güzelim yavrucaklar,

– Ve daha binlerce, yaşlarından beklenmeyen kahramanlık örneği gösteren, yerini, yurdunu ölümüne terk etmeyen ve direniş örgütü HAMAS’ı sahiplenen o küçücük yavrular…

Hepsi de asla unutulmamalıdır!

Bilelim ki bunları unutanlara, Allah da kendini unutturacaktır.

Filistinliler, Gazzeliler ümmetin onurunu kurtarmaya ölümüne çalışıyorlar. Bütün aile fertlerini şehit vermiş, eli öpülesi anneler ve babalar, sahabe benzeri kahramanlıklar, adanmışlıklar göstermektedirler. Nasıl ki sahabe unutulmuyor ve sürekli hatırlanıyorsa Gazze’nin yiğit anneleri de babaları da elbette unutulmayacaktır.

Ümit ve temennimiz; Aksa Tufanı’nın sadece Filistinlileri hatta sadece Müslümanları değil; sömürülmüş, dışlanmış, mustazaf bırakılmış bütün mazlumların özgürleşmesini sağlamasıdır.

Bizleri özgürleştirecek şafağın sökmesi ve güneşin doğması yakındır.

Bizler için önemli olan ise özgürleşmeyi hak edecek faaliyetleri çoğaltmak ve Allah’ı razı edecek amellerde bulunmaktır.

Ali KAÇAR

 

 

 

GRUBA KATIL