200. Sayı Gündem Son Sayımız Yazarlar

Ahit ve Sorumluluk – II

muslim_pray_namaz_holy_kuran

II) ALLAH İLE PEYGAMBERLER ARASINDA GERÇEKLEŞEN MİSAK

Allah Hidayetini ancak peygamberler aracılığıyla insanlara ulaştırır. Allah, bütün peygamberlerden, ’kendilerine vahyedilenleri insanlara ulaştırmaları konusunda söz almıştır (Ali İmran 81-Ahzab 7).

Kur’an-ı Kerim’de, Allah Teala’nın Hz. Adem’e, Hz. Musa’ya, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e ahid verdiği ifade edilir.

…”Ayrıca İbrahim ile İsmail’e şöyle ahid verdik: “Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem de rükû ve secde edenler için tertemiz tutun!”(Bakara 125)

“Ne zaman ki, azap üzerlerine çöktü, dediler ki, “Ey Musa! Bizim için Rabbine dua et, sana olan ahdi hürmetine eğer bizden bu azabı kaldırır uzaklaştırırsan, yemin olsun ki, sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve İsrailoğullarını seninle birlikte göndereceğiz.”(A’raf 134)

“Doğrusu bundan evvel Âdem’e ahid verdik de unuttu ve biz onda bir azim bulmadık.(Ta’ha 115)”

III) ALLAH İLE İSRAİLOĞULLARI ARASINDA GERÇEKLEŞEN MİSAK

“Ey İsrailoğulları, sizi nasıl bir nimet ile nimetlendirdiğimi hatırlayın. Ve bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Siz, Benden korkun.”(el-Bakara,2/40)

Ayet-i Kerimeden anladığımıza göre, Allah’a söz vermiş bulunan bir kavme karşı Allah da onlara bir vaatte bulunmuştur. Bu bir ahidleşmedir. Allah’u Teâlâ ahdinden asla caymayacağına göre, insanlar da ahidlerinden caymamalıydılar. Ancak insanlar ahidlerinden caymaya başlamışlar ve Allah’a ibadet etmemek, Onun yasaklarına uymamak ve O’na ortak koşmak gibi sapıklıklara düşmüşlerdir.

Allah, İsrailoğullarından, namaz kılıp zekât vereceklerine, peygamberlerine inanıp onları destekleyeceklerine ve Allah’a güzel takdimelerde bulunacaklarına (faizsiz borç vereceklerine; bkz. 5/Mâide, 12), Allah’tan başkasına tapmayacaklarına, anaya babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edeceklerine (2/Bakara, 83), birbirlerinin kanlarını dökmeyeceklerine, birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına (2/Bakara, 84-85) dair söz almıştır. Fakat onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmemiş, ahidlerini bozmuş ve bunu alışkanlık haline getirmişlerdir ( 2/Bakara, 100; 5/Mâide, 13). Hz. Musa’ya karşı geldikleri için üzerlerine azap çökünce bunun kaldırılmasını istemişler, Hz. Musa da onlara, Allah’a verdikleri sözü hatırlatmıştır (20/Taha, 86). Çünkü Yahudiler ne zaman Allah’a söz vermişlerse, içlerinden çoğu bu ahdi bozmuştur (2/Bakara, 100). Allah, hıristiyanlardan da ahidler almış, fakat onlar sözlerinin bir kısmını unutmuşlardır (5/Maide, 14).

Ahid, aynı zamanda belli konularda yapılan anlaşmaları da ifade eder. Bu ahid, ister Allah ile, ister peygamber ile, isterse başka insanlar ile yapılmış olsun, yerine getirilmesi gerekir.

IV)İNSANLAR ARASINDA OLAN AHİD ve SÖZLEŞME

     1-AHDE VEFA

Ahde vefa konusunda İslâm son derece titiz davranır. İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması için yegâne garanti vasıtası ahde vefadır. Bu güven olmadan veya sağlanmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün olamaz. Allah öyle bir topluma rahmet nazarıyla bakmaz.

Mü’minun suresinde mü’minlerin vasıflarından bahsederken “Onlar emanetlerine ve sözlerine riayet ederler” diye buyrulmaktadır. Mü’minler fert halinde de olsalar, cemiyet halinde de olsalar verdikleri sözlere riayet ederler, emanetlere de hiyanet etmezler. Mü’minlerin omuzlarında pek çok emanet vardır. Mü’min olan insanlar her ne suretle olursa olsun emanetlerini yerine getirirler. Çünkü doğru olmak insanların fıtratındandır. Onun için mü’minler fıtratlarının doğru yoldan sapmasına müsaade etmezler.

Mü’minler umumî mânâda emanetlerden ve verdiği sözlerden sorumludurlar. Ayeti kerime nassın hududunu geniş tutarak kısaca her emaneti ve her ahdi içine alacak tarzda hüküm bildiriyor. Bu nitelikler her zaman ve her yerde mü’minlerin nitelikleridir. Müslümanlar bu niteliklere riayet etmedikleri takdirde İslâm cemaati doğru istikameti bulamaz. Böyle bir İslâm cemaatinde, ortak hayat için konulacak temel kaidelere herkesin bağlanması, güvenmesi ve dayanabilmesi için ahde vefa ve emanete riayet prensibi zaruridir. Bu prensibi mü’minlerin örneği Rasûlüllah (s.a.s.)’in hayatında açıkça görmekteyiz. O’na müşrikler bile güvenmiş, emanetlerini zaman zaman ona teslim etmişlerdir. Bir yandan düşmanlık öbür yandan o’na güvenmek gerçekten düşündürücü bir haldir. İşte, kısa bir süre içerisinde İslâm’ın dünyaya hâkim olmasında Rasûlullah’ın bu prensibinin büyük katkısı olmuştur.

Yüce Allah (c.c.) Ali İmrân sûresinde ahidlerle ilgili şöyle buyuruyor:

“Hayır. Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa şüphe yok ki Allah sakınanları sever.”(Al-i İmran 76)

     “Allah’ın ahdini ve kendi yeminlerini az bir pahaya değiştirenlerin; işte onların ahirette hiç bir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onları temize çıkarmaz ve onlar için elim bir azap vardır.”(Al-i İmran 77)

Ahde vefa ve emanete riayet Allah korkusuyla yakından alâkalıdır. Bunun için sosyal muamelelerde dost ile düşman arasında herhangi bir ayrım yapılamaz. Her ikisi için de durum aynıdır. Ahde vefa bir menfaat karşılığında değiştirilecek bir husus değildir. Çünkü verilen söz Allah adına verilmiştir. Buradaki mesele Allah’a karşı verilen ahde vefa meselesidir. Onun için de karşıdaki insanlar değil, Allah’ın emri gözetilir.

Ahde vefa bir ahlak kaidesidir. Bu kaideye uyan, Allah’a verdiği ahde riayet eden, bu şuura varan kimseyi Allah Teâlâ sever ve ikramına nail eder. Fakat Allah’ın ahdini ve verdiği yeminleri az bir pahaya değiştiren bir kimsenin ahirette hiçbir nasibi yoktur. Allah’ın indinde ‘hiçbir değere sahip değildir. İnsanlar arasında da kimse ona değer vermez ve onu tezkiye edip temize çıkaracak kimse de olamaz. Çok elim bir azaptan başka bir şey beklemez onları.

Ahde vefa diğer hususlardaki ahlaki kaide şudur ki; önce bütün muamelelerde mesuliyet Allah’a karşı olmalıdır. Öyle ise, Allah’ın gazabını icap ettiren hareketlerden sakınıp, rızasına nail olmaya çalışmak lâzımdır. Bu konuda menfaat duygusu hiçbir zaman amil olamaz ve bu prensibi asla değiştiremez. Cemiyetler topyekün sapıtsa, hak yolundan inhiraf etse bile mü’min için değişen hiçbir şey olmaz. Bu kaide yine olduğu gibi kalır. Zira bu, Allah tarafından vaz edilmiştir. Rasûlüllah (s.a.s.) müşrik bir toplumda bile bu kaideye uymuştur. O’na “el-Emîn” sıfatının düşmanları tarafından bile verilmesinin, kendisinin ahde vefâ ve emanete riayet faziletine kemaliyle sahip bulunmasından ileri geldiği bütün kaynaklarda belirtilmiştir.

Diğer ahlâkî faziletlerde olduğu gibi ahde vefâ göstermede de ümmeti için örnek bir yaşayış sürdürmüş olan Hz. Peygamberimiz’in şu hareketi her türlü takdirin üstünde olsa gerek: Hudeybiye Barış Antlaşması’ndaki şartlardan biri de, Mekke’den Medine’ye gidecek Müslümanların talep edilmesi halinde Mekkelilere geri verilmesiydi. Anlaşma yapıldıktan sonra, Ebû Cendel Mekke’de hapsedildiği zindandan kaçmış ve zincirli bir vaziyette Medine’ye ulaşmıştı. Onu bu halde gören Müslümanlar üzüntüden sarsılmıştı. Ancak Rahmet Peygamber’i şöyle dedi: “Ey Ebû Cendel! Sabret. Ahdimizden dönemeyiz. Allah sana yakında bir yol açacaktır”. Bunun üzerine Ebû Cendel Mekke’ye geri gönderilmiştir.

Bu durum, Allah Rasulü’nün verdiği söze ve yaptığı anlaşmalara ne kadar bağlı kaldığının en canlı göstergelerindendir.

Nitekim O, konu ile ilgili hadislerinde ahde uygun hareket edilmesini imandan saymış, ahde aykırı davranmayı ise nifak alametleri arasında göstermiştir. Zira sözünde durmamak, sözüne güvenilmez olmak, imanın özünde bulunan sadakat kavramı ile çelişmektedir. Hâlbuki gerek Kur’an’da, gerekse hadislerde ahde vefâ ile sadakat arasında kopmaz bir bağ bulunduğu belirtilmiştir

Ahde vefa, kişinin insanlarla günlük olarak giriştiği muamelelerine de yaptığı antlaşmalarına da ve sözleşmelerine de bağlı kalmasını gerektirir. Evlenmesinde, alış-verişinde, ortaklıklarında, zirai alanlardaki akitlerde, bütün bunlar şeriat ölçülerine sadık olduğu müddetçe uyulması gereken noktalardır.

Ancak akitler, şeriat noktasından caiz olmayan akitler ise, Müslümanın böyle akit yapması, bunlara bağlı kalması, vefa göstermesi, yerine getirmesi noktasında ısrarla hareket etmesi haramdır. Mesela faiz akdi gibi. Nitekim hadiste şöyle buyurulmaktadır:

“Her kim, Allah’ın kitabında olmayan bir şartı, şart olarak ileri sürerse, Müslüman için yüz şart da ileri sürülse, ona bağlı kalması doğru ve helal değildir (caiz değildir). Çünkü Allah’ın şartı uyulmaya daha layık ve daha güvenilirdir.”(Bezzar ve Taberani rivayet etmiştir. Suyuti sahih demiştir) 

Yani haram bir iş üzerine akit yapılamaz. Örneğin: Katil için insan kiralama akti, müzisyen kadın veya erkeği sanatını icra için kiralama akti yapılamaz.

Kişisel ahidlerin yanında, toplumsal ahidlere de Müslümanlar riayet etmelidir. Peygamberimiz (s.a.v) ve ashabının, fethettiği topraklarda yaptıkları anlaşmalara sadık kaldıklarını görüyoruz.

Hemen herkesin bildiği gibi Kur’an kapsamında sunulan İslam, Ortadoğu’nun çok dinli yapısını zorla yok etmeye kalkışmamış, bilakis var olan çoğulcu yapıyı esas alarak farklı inanç ve görüşlere sahip olan insanların barış ve antlaşma içinde yan yana, bir arada yaşamalarını sağlamıştır.

Peygamber (as) de, Medine’de çeşitli inanç ve dinlere mensup olan insanları bir arada tutmak için bir yandan Müslümanlar arasında kardeşlik tesis ederken, diğer yandan Müslüman olmayanlarla antlaşmalar yapmıştır. Allah Resulü, insanların birliğini bozan, onları bölen illetlerin tümünü etkisiz hale getirerek İslam ve toplum birliğini kurmuştur. Toplumun güvenini temin eden siyasi ve içtimai antlaşmalarla temel hak ve hürriyetleri garanti altına almış, toplum ve şehir emniyetini, can ve mal güvenliğini sağlamıştır. Hemen belirtelim ki Peygamber (as)’in hayatında şirk değerleriyle uzlaşma diye bir olaya rastlanmaz. O’nun farklı din ve düşünceye sahip olan diğer insanlarla antlaşarak bir arada yaşaması söz konusudur. Bunun için, Medine Antlaşması (vesikası) bir uzlaşma değil, bir antlaşmadır. Görüldüğü gibi Kur’an ve Sünnet, insanlara doğru yaşayışın yolunu göstermekte ve gündelik hayat için gerekli olan İslami pratikleri vermektedir.

     2-AHDİ BOZMAK/AHDE VEFASIZLIK

Mü’minler ahiretteki kazançlarını düşünerek ahidlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu ahidler, ister Allah ile kul arasında olsun, ister beşerî ilişkilerde olsun, hiçbir değişiklik arzetmez. Tağutlara itaat eden, Allah’ın hududunu çiğneyen, İslam’ı kişisel ve toplumsal hayatında yaşama gayretinde olmayan insanlar, Allah’la yaptıkları ahdi, O’na verdikleri sözü bozmuşlardır. Bu kişilerin, diğer insanlara verdikleri sözlerini tutmaları da beklenemez.

Kur’an’da hem insanlar arası ilişkiler, hem de insanla Allah arası ilişkilerin temelinde ahid vardır. Ahde vefâ göstermek, hem insanlar arası ilişkilerin, hem de insan-Allah arası ilişkilerin esasıdır.   Kur’an, ahde vefâyı insanın onur burçlarından biri olarak belirlemiş ve ahde vefânın psikolojik ve sosyolojik boyutlarına dikkat çekmiştir. Prensipler şöyle konuyor: “Ahde vefâ gösterin, sözünüzde durun.” (17/İsrâ, 34) Ahde vefâsı olmayanın zalimlerden olduğu anlaşılmaktadır: “Allah, ahdim zâlimlere ermez, buyurdu.” (2/Bakara, 124)  “Ey iman edenler! Akitleri(n gereğini) yerine getirin.” (5/Mâide, 1). Allah,  ahd-ü misakını bozanları şiddetle kınar, onların cezalandırılacaklarını belirtir. Bozulan bu sözleşme, ister Allah ile ister Peygamber ile, isterse insanlar ile yapılan sözleşme olsun, bozanlar cezalandırılmayı hak ederler: “Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık.” (5/Mâide, 13) “Onlar ki, kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; işte hüsrana/ziyana uğrayanlar onlardır.” (2/Bakara, 27)

     Kur’an-ı Kerim, ahde vefayı emreder. Ahdi bozmayı, vefasızlığı yasaklar. Hatta bazı örnekler vererek ahdi bozmayı kötüler. Bazı kimselerin ahidlerini bozarken kendilerince gösterecekleri sebepleri de reddeder.

     “İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra söküp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin sayıca daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aldatma vasıtası yapıyorsunuz. Allah, onunla sizi imtihan eder. Kıyamet günü, ihtilâf ettiğiniz şeyleri elbette beyan edecektir. ” (en-Nahl, 16/92)

 

Seyyid Kutub bu ayeti şöyle açıklıyor:

Antlaşmayı bozan adam, iradesi zayıf, dar görüşlü, aptal ve bunak bir kadına benzer. Bu kadın ipliğini eğirip katladıktan sonra tekrar söküp dağıtmakta, çözüp bozmaktadır!.. Bu benzetme bütün unsurlarıyla aşağılama, horlama ve garipsemelerle doludur. Sözünde durmamayı, ruhlara kötü bir şey olarak hissettirmekte ve gönüllerde onu çirkin göstermektedir. Zaten burada amaç da budur. Onurlu hiçbir insan; bu zayıf iradeli, akli dengesi bozuk, hayatını yararsız boş şeylere harcayan bu kadın gibi olmaya razı olmaz!

Bazı insanlar Allah’ın elçisi Hz. Muhammed ile yaptıkları antlaşmayı bozmada, kendilerini şu şekilde temize çıkarmaya çalışıyorlar da; Hz. Muhammed ve onunla birlikte olanlar güçsüz bir azınlığı temsil ederken, Kureyş güçlü çoğunluğu oluşturmaktadır. Ayeti kerime onların bu gerekçelerinin doğru olmadığın ve kendi yeminlerini bir oyun ve aldatma olarak değerlendirip onlardan el çekmelerinin tutarlı bir neden olamayacağını bildirmektedir:

“Taraflardan biri diğerinden daha kalabalık, daha güçlüdür diye yeminlerinizi birbirinize karşı hile aracı olarak kullanmayınız.”

Yani bir topluluğun güç ve sayı olarak bir diğer topluluktan fazla oluşunu sebep gösterip sözünüzde durmamazlık yapmayın. Çıkar gözetilerek sayıca fazla olan tarafla beraber olmayı istemeyin. Ayeti kerimenin kapsamı içine bugün “devletin çıkarı” diye adlandırılan bir menfaati elde etmek amacıyla sözleşmeyi bozmak da girer. Herhangi bir devlet başka bir devletle veya devletler grubuyla bir antlaşma yapar, sonra da “devletin çıkarım” elde etmek amacıyla daha güçlü bir devlet veya devletler grubuyla temasa geçmek için antlaşmasını bozup, diğer tarafa geçerse İslâm bunu da kabul etmez ve kesinlikle antlaşmaya bağlı kalınmasını, yeminlerin aldatma ve oyun vasıtası haline dönüştürülmemesini ister. Ayrıca İslâm iyi ve takva ilkesine dayanmayan herhangi bir antlaşmayı ve yardımlaşmayı kabul etmez. Günah, isyankârlık, insanların haklarının yenilmesi, devletlerin ve milletlerin sömürülmesi, ilkesi üzerinde antlaşmaya veya yardımlaşmaya izin vermez..: İslâm, İslâm cemaatinin binasını ve İslâm devletinin temelini bu ilke doğrultusunda belirler. İslam’ın bireysel ilişkilerden tutunda devletlerin ilişkilerine varıncaya kadar her şey de bütün bir insanlığın önderliğini yaptığı bir günde ancak dünya eşsiz bir huzurun, bir güvenin ve temizliğin lezzetine erecektir.

Ayeti kerime burada bu tür gerekçelere yanaşmaktan sakındırıyor. Ve bu tür şartların oluşması durumunda uyanık bulunmaları gerektiği telkin ediliyor: “Taraflardan biri diğerinden daha kalabalık, daha güçlüdür diye”… Bu şartlar Allah tarafından bir sınama olabilir. Onların iradeleri, sözlerine bağlılıkları kendi onurlarına düşkün olup olmadıkları ve Allah’ı üzerinde şahit tuttukları anlaşmayı bozup bozmayacakları konusunda bir sınama…

Yeminlerinizi birbirinize karşı hile aracı kullanmayınız. Yoksa yere sağlam basan ayaklarınız kayıyor ve başkalarının Allah yoluna girmelerine engel olmanızın sonucu olarak ızdırap çekersiniz, ayrıca ahirette de büyük bir azaba çarpılırsınız. Allah’a vermiş olduğunuz sözü birkaç paraya satmayınız. Çünkü gerçeğin bilincindeyseniz, Allah’ın katındaki ödül sizin için daha hayırlıdır.(Nahl-94/95)

Bu ayeti Seyyid Kutup şöyle tefsir ediyor:

Yeminlerin aldatma ve hile aracı yapılması vicdanlardaki inancı sarsıntıya uğratır. Ve onun diğer insanların gönüllerindeki şeklini çirkinleştirir. Yemin edip bu yemininde aldatıcı olduğunu bilen birisinin sağlam bir inanca sahip olması ve bu inanç doğrultusunda sağlam adımlar atarak ilerlemesi mümkün değildir. Ayrıca o kendilerine yemin edip bu yemini bozduğu insanların zihinlerindeki inancın şeklini değiştirir. İnsanlar artık onun yeminlerini hep aldatma ve hile yapmak için olduğunu belirler. Bu nedenle o adam Allah’a iman edenlerin kötü bir örneğini sergilediği için diğer insanları Allah’ın yolundan alıkoymuş olur.

Tarihte pek çok toplumlar ve halklar Müslümanların sözleşmelerine bağlılıklarını, verdikleri sözlerde duruşlarını, yeminlerindeki samimiyetlerini ve ilişkilerindeki dürüstlüklerini sürdürdükleri için İslâma girmişlerdir. Dolayısıyla onların sözleşmelere bağlılıklarından kaynaklanan geçici, yüzeysel kayıplara oranla elde edilen kazanç çok daha büyük olmuştur.

Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- sünneti bu konuda Müslümanların gönüllerinde büyük bir etki bırakmış ve onların genel karakteri haline dönüşen değişimlere neden olmuştur. Ve bugün hala bu ahlâk, bireysel ve devletlerarası İslami ilişkilerin en belirgin özelliği olarak varlığını sürdürmektedir. Rivayetlere göre Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye ile Bizans kralı arasında süreli bir barış antlaşması vardı. Muaviye bu antlaşmanın müddeti doluncaya kadar bekledi. Antlaşma biter bitmez kendisi bu bölgeye yakın bir yerde bulunduğundan, onların haberi yokken birden saldırıya geçmek istedi. Hemen Utbe’nin oğlu Ömer bu karara karşı çıktı ve “Allah-u Ekber! Ya Muaviye, antlaşmaya bağlı kal, ihanet etme” dedi. Peygamberimizden -salât ve selâm üzerine olsun- şöyle bir söz duyduğunu aktardı: “Herhangi birinizle başkaları arasında barış antlaşması varsa, antlaşmanın zamanı bitene kadar sözünde dursun.” Bunun karşısında Muaviye saldırıdan vazgeçip ordusunu geri çekti. Antlaşmaları bozmada günübirlik birtakım kazançların olmasına rağmen, Müslümanların tarih boyunca antlaşmalarına bağlılıklarını gösteren riayetler pek çoktur ve bu rivayetler tevatür derecesine ulaşmıştır.

Kur’an-ı Kerim, insanların gönüllerinde ve ruhlarında oluşturduğu bu belirgin karakteri şu şekilde yerleştirmiştir. Yer yer onları teşvik etmiş, yer yer korkutmuştur. Yer yer uyarıda bulunmuş, yer yer de sözleşmeyi Allah ile yapılan bir sözleşme olarak değerlendirmiştir. Sözleşmeyi bozmak suretiyle elde edilecek çıkarın çok basit ve önemsiz olduğunu tasvir ederken, sözünde durarak elde edilecek olan Allah’ın katındaki mükâfatın daha büyük ve daha bereketli olacağını belirtmiştir.

Hz. Peygamberimiz’den bir rivayet şöyledir: “Ahdine vefâsı olmayanın imanı da (dini de) olamaz.” (Beyhakî, es-Sünnetü’l-Kübrâ, c. 9, s. 231; Zehebî, Kebâir 108)

Hadis-i şerife göre ahde vefâsızlık, küfrün en rezil şekli olan münafıklığın da belirgin niteliklerinden biridir. “Münafığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Va’d ettiği, söz verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyanet eder.” (S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, c. 1, s. 45, no: 31; Tirmizî, İman 14)) “Dört şey kimde bulunursa hâlis münafık olur. Kimde bunlardan bir kısmı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir haslet kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyanet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” (S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, c.1, s. 45, no: 32)

“Bir kavim ahdinden dönerse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder.” (Muvatta, Cihad 26 -2/460-)

İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “(Bir gün) Rasulullah (s.a.s.) yanımıza gelip şöyle buyurdular: “Ey muhacirler! Beş şey vardır, onlarla imtihan olacağınız zaman artık cemiyette hiçbir hayır kalmamıştır. Onların siz hayatta iken zuhurundan Allah’a sığınırım. (Bu beş şey şunlardır:)

1- Zina: Bir toplumda zina ortaya çıkar ve alenî işlenecek bir hale gelirse, mutlaka o toplumda tâun hastalığı (bulaşıcı hastalık) yaygınlaşır ve onlardan önce gelip geçmiş toplumlarda görülmeyen hastalıklar yayılır. (Dün frengi, bugün AIDS, kanser…, yarın?!)

2- Ölçü-tartıda hile: Ölçü ve tartıyı eksik yapan her toplum, mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve sultanın zulmüne uğrar.

3- Zekât vermemek: Hangi toplum mallarının zekâtını vermezse mutlaka gökten yağmur kesilir. Hayvanlar da olmasaydı tek damla yağmur düşmezdi.

4- Ahdin bozulması: Hangi toplum Allah ve Rasülü’nün ahdini bozarsa, Allah, o toplumda, kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve ellerindeki (servet)lerin bir kısmını onlar alır.

5- Kitabullah’la hükmetmeyi terk: Hangi toplumun imamları (liderleri) Allah’ın kitabı ile ameli terk ederek Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine gelenleri seçerlerse, Allah onları kendi aralarında savaştırır.” (Kütüb-i Sitte Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 17; s. 540)

Ebu Hureyre (r.a.)’den Nebî (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Aziz ve Celil olan Allah: Üç (sınıf insan) vardır ki, kıyamet gününde Ben bunların hasmıyım: 1- O kimse ki, bana (Mukaddes ismime) yemin eder de sonra ahdini bozar. 2- Bir kimse ki, hür (bir insan)ı köle diye satar da onun karşılığını yer. 3- Diğer kimse ki, bir işçi tutar, onu çalıştırır da ücretini vermez, buyurmuştur.” (Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. Ve Şerhi, c. 6, s. 535)

“Ahdini bozan her kişi için kıyamet gününde (halk arasında teşhir olunmak üzere) bir alâmet vardır. (o alâmet,) sözünü bozan ğaddarın yanına dikilir, onunla bilinir.” (Buhâri, Tecrid, c. 8, s. 477)

 

     KAYNAKLAR: KUR’AN AYDINLIĞINDA HAYATI DOĞRU YAŞAMAK-FAHRETTİN YILDIZ

ŞAMİL İSLAM ANSİKLOPEDİSİ

KAVRAMLAR TEFSİRİ- AHMET KALKAN

KUR’ANIN TEMEL KONULARI-MUHSİN DEMİRCİ

İSLAMIN TEMEL KAVRAMLARI-HÜSEYİN K.ECE

ALLAH ERİNİN AHLAK VE KÜLTÜRÜ-SAİD HAVVA

FİZİLALİ’L KUR’AN-SEYYİD KUTUB

FEYZULLAH BİRIŞIK – ALLAH İNSANA NE DEMİŞTİ

 

 

 

 

 

Exit mobile version