| GENÇ BİRİKİM / “Ashabın Gözüyle Hz. Muhammed (s.a.v.)” |
|
2009–2010 dönemi
konferans/panel programlarımızdan biri daha Ankara’da Dergimiz Konferans
Salonunda 28 Şubat 2010 Pazar günü gerçekleştirildi.
Konferansımızın
konusu “Ashabın Gözüyle Hz.
Muhammed (s.a.v.)”, konuşmacımız ise İstanbul Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dünya Dinleri Kültürü Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Mehmet Mahfuz SÖYLEMEZ’di.1 Konferansa oldukça yoğun bir katılımın
olduğu gözlendi.
Konferansın özetini,
okuyucularımızın da istifadesini teminen aşağıda veriyoruz:
Aziz
dostlar, bugünkü sohbetimizin konusu Ashabın gözüyle Hz. Peygamber,
kuşkusuz bu konuyu seçmemizde bir takım nedenler var. Bu nedenlere
gelmeden önce isterseniz buradan hareketle bir takım şeyler söylemek
istiyorum. Malumunuz günümüzde iki tane Peygamber algısı var. Bir
anlayışa göre Hz. Peygamber (sav) nurdan yaratılmış, gölgesi
bulunmuyor, yürüdüğü zaman ayak izleri yok, muhatabının yanında
durduğu zaman muhatabının zihnini okuyabiliyor, ne düşündüğüne,
içinden ne geçirdiğine muttali oluyor, bir mekândan başka bir mekâna,
farklı bir varlık olması hasebiyle geçiş yapabiliyor, çoğu zaman
hiçbir şey yemiyor, hiçbir şey içmiyor, yemeden içmeden varlığını
sürdürebiliyor, ölmüş olmasına rağmen tasarrufu devam ediyor,
rüyalarımıza giriyor, rüyalarımızda yanlışlarımızı düzeltiyor
ve bizi farklı yerlere, farklı yönlere kanalize edebiliyor. Böyle
uç bir peygamber anlayışı var. Bunun karşısında bir başka uç
daha var. Bu uca göre de Hz. Peygamber (sav) tamamen sıradan bir
peygamberdir,
sözlerinin hiçbir değeri ve kıymeti yoktur, tabiri caizse postacıdır,
görevi Kur’an-ı Kerim’i getirmektir. Bunun için bu anlayışa
göre, Kur’an İslam’ı esastır. Kur’an İslam’ı nedir? Kur’an
İslam’ı içinde peygamberin bulunmadığı, peygamberin peygamberlikten
uzaklaştırıldığı ve peygamberin tamamen yok olduğu bir İslam’dır.
Ashaba göre Hz. Peygamber (sav) bir beşerdir. Hz. Peygamber (sav)
bir insandı ve yetimdi. Gökten zembille inmiş biri değildi. Bir
anaya sahipti, bir babaya sahipti, bir coğrafi mekânda hayatını
sürdürdü ve annesini babasını bir süre sonra da yitirdi. Yitirmesinin
kuşkusuz illeti var. Ama en büyük illeti kendi ifadesiyle şuydu;
“Beni Rabbim eğitti” diyordu. Hz. Aişe’nin ifadesiyle diğer
insanlara benzer bir insandı. Hz. Peygamber (sav) öyle bir insandı
ki, o insanlardan asla ayrılmayan, ayıramadığımız bir insandı.
Hz. Peygamber (sav)’in beşerliğini gösteren birçok örnek var.
Örneğin korumaya muhtaç bir insan. Hz. Peygamber (sav) öyle bir
beşer ki evlat acısını hissettiğinde gözleri yaşarıyor, ağlıyor.
İbrahim vefat ettiği zaman Peygamberimizin ağladığını görenler
diyorlar ki; “Ey Allah’ın Rasulü! Sende mi ağlıyorsun?” Hz.
Peygamber (sav) diyor ki; “Ben bir beşer değil miyim?” Beşer
evladını kaybettiği zaman gözleri yaşarır. Ama biz feryadı figan
etmeyiz diyor Hz. Peygamber (sav). Hz. Peygamber (sav) namazı kılmayı
unutabilecek kadar beşer, Hz. Peygamber (sav) eşleriyle sorun yaşayacak
kadar beşer, mesela eşleriyle sorun yaşadıktan sonra Hz. Peygamber
(sav)’in evini terk etiğini ve yirmi dokuz gün evine hiç uğramadığını
hepimiz zaten biliyoruz. Hz. Peygamber (sav) çarşıda pazarda gezen
bir beşer. Mekkeli müşrikleri hatırlarsanız Hz. Peygamber (sav)’i
en çok bunun için eleştiriyorlar. “Nasıl bir peygamber çarşıda
pazarda dolanıyor” diyorlar. Bir gün Hz. Peygamber (sav) torunlarını
seviyor, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i. Dışarıdan gelen bedevinin
biri bunu görünce çok yadırgıyor. Diyor ki: “Sende mi çocuklarını
seviyorsun ey Allah’ın Rasulü? Vallahi bende de bilmem kaç tane
çocuk var. Ben onların hiçbiriyle uğraşmam, hiç birine bakmam,
hiçbirini sevmem.” diyor. Hz. Peygamber (sav)’in ona söylediği
şey, yüreğinde merhametin olmadığıdır. Hz. Peygamber (sav) şakalaşmayı
sevdiği gibi şakalaşıldığı zaman, şakayı tebessümle karşılayan
bir zat idi. Kızıyor, öfkeleniyor Peygamber Efendimiz… Maişet
derdinde evini geçindirmeye gayret eden bir babadır. Aynı zamanda
dava adamıdır, düşünce adamıdır. Hz. Peygamber (sav)’in sürekli
ashabın içerisinde olduğunu görüyoruz. Hayatının tamamı sahabelerle
neredeyse hemhal’dır. Savaş meydanındadır, elinde kılıcı vardır,
savaş meydanında yaralanabilecek kadar, yanağı kanayacak kadar,
işkence çekecek kadar, dişini kaybedecek kadar insandır Hz. Peygamber
(sav). Hz. Peygamber (sav) abit’tir. İbadetle iştigal eden bir insan.
Hz. Peygamber (sav) dolayısıyla, gerçekten, o insanların içerisinde,
onlardan çok daha fazla yaşayarak aslında İslam’ı anlatıyor,
İslam’ı yaşıyor. Beşer olan Hz. Muhammed’i örnek alıyorlar.
Eğer böyle olmamış olsaydı, sadece diliyle anlatmış olsaydı,
diliyle aktarmış olsaydı, bütün gücünü kuvvetini diline vermiş
olsaydı, Hz. Peygamber (sav)’in emin olun, o kadar başarılı olduğunu
göremezdiniz. Size bir hikâye anlatayım. Çok hoşuma gidiyor benim.
Ebu Hanife ile alakalı. Kufe Mescidinin kapısında, bir hanımefendi
elinde oğluyla içeriye, Ebu Hanife’nin yanına gelir. Ebu Hanife’ye
der ki; “Hocam, bu bizim oğlan bal hastası, sürekli bal yiyor.
Bal da kendisine çok zararlı ve ben de bir türlü onu bu hastalığından
uzaklaştıramadım. Sen ona bir nasihat etsen belki bir işe yarar.”
diyor. Ebu Hanife dönüyor, çocuğa bakıyor, hanıma bakıyor. Evladım
götür bunu, kırk gün sonra getir. Kırk gün sonra Ebu Hanife’nin
çocuğa nasihati şudur. “Evladım bal yeme, sana zararlıymış,
sen aklı başında bir çocuksun, niye bal yiyorsun ki?” diyor. Çocuk
“tamam hocam bundan sonra bir daha bal yemeyeceğim” diyor. Ve gidiyor
gerçekten de bal yemiyor. Bu olay annesinin çok dikkatini çekiyor.
Geliyor Ebu Hanife’nin yanına, “hocam, söyleyeceğiniz iki cümleydi,
bu kırk gün iki cümle için neden bizi bu kadar beklettiniz. Bunun
bir hikmeti var mı? Varsa anlatır mısınız? Ebu Hanife’nin cevabı
çok hoşuma gidiyor. Ben o gün bal yemiştim. Bal yediğim için o
çocuğa hiçbir faydası olmazdı. Dolayısıyla bal yemedim. Kırk
gün sabrettim ve çocuğa anlattım. Hz. Peygamber (sav) yaşayarak
anlatırdı. Evet beşerdi, ama o yaşayan bir beşerdi. Seviyordu Hz.
Peygamber (sav), bugünkü modern ifadeyle… Aynı zamanda da sevilen
bir insandı. Hem eşlerini severdi Hz. Peygamber (sav), değerliydi
onlar için. Ama Hz. Peygamber (sav) de onlar için son derece değerli,
son derece kıymetliydi. O kadar değerliydi ki Hz. Peygamber (sav)
onlar için, bütün dünyayı, annelerini, babalarını ve her şeyi
ona feda etmişlerdi. Onun için her şeyi terk etmiş, tabiri caizse
mucizevî hayatı yaşamaktaydılar. Hz. Peygamber (sav) o kadar beşerdi
ki, aramızdan göçüp gitti. Eğer beşer üstü bir varlık olsaydı
şu an halen aramızda olurdu. “De ki ben Rabbimi tenzih ederim. Ben
yalnızca bir beşer değil miyim? Bende sizin gibi bir insanım. Tek
farkla. Tanrımızın tek tanrı olduğu bana vahyedildi. (Kehf/110)
–“Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır” demiyorum. Gaybı
da bilmiyorum. Ben size bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahy
edilene uyuyorum.” diyor Hz. Peygamber (sav). Ashab Hz. Peygamber
(sav)’i kendileri ile Rableri arasındaki halka olarak görüyorlardı.
O öyle bir halkaydı ki, yanlış yaptıklarında Rableri onlara müdahale
edecek Hz. Peygamber (sav)’in diliyle ya da eliyle, onların hayatını
düzenleyecek, onların hayatını yoluna sokacaktı. Hz. Peygamber
(sav)’i ashab, bir şahid olarak görürdü. Kur’an-ı Kerim’in
ifadesidir. Hz. Peygamber (sav)’i şahid olarak zikreder. Şahid derken
vahye şahid’dir, müşrik ya da Ebu Cehillerin, Ebu Cehilliğine
şahid’dir. Yine Hz. Peygamber (sav)’i uyarıcı olarak görüyordu.
Hz. Peygamber’e (sav) de zaten bunun Kur’an-ı Kerim’de kendisine
bir sıfat olarak verilmiş olduğunu da hepiniz yakından bilirsiniz
Hz. Peygamber (sav)’in bu misyonuna, bu görevine, kuşkusuz Hz. Peygamber
(sav)’i bir de ashab müjdeleyici olarak görüyordu. Yine Kur’an-ı
Kerim’de, “unzir vel mübeşşir…” Ya da “tebşir” olarak
yer aldığını, ifade ettiğini görürsünüz. Neyi müjdeliyordu
Hz. Peygamber (sav). Bu dünyada çekilenler karşısında sabreden
insanların, öbür dünyada gelecekleri şeyi müjdeliyordu. Cenneti
müjdeliyordu. Ruyetullah’ı müjdeliyordu. Mevla’yı görmeyi müjdeliyordu.
Ondan sonra bütün bunlar, o mü’minler için kuşkusuz birer teşvik
konumundaydı. Onları alıp ayrı mekânlara, farklı mekânlara götüren
şeyler konumundaydı. Ve o mü’minlerin o gün onları ciddi bir
biçimde Hz. Peygamber (sav)’in anlatımıyla zihinlerine taşa kazınmış
gibi kazıdıklarını görürsünüz. Hz. Peygamber (sav) bir davet
yöntemi geliştirmiştir. Hz. Peygamber (sav)’in geliştirdiği o
tebliğ yöntemi ashab tarafından daha sonraki nesillere de kuşkusuz
aktarılacaktır. Evet, yine Hz. Peygamber (sav)’in Peygamber olarak
bir başka görevi ya da ashab nezdindeki görevi, mübeyyindir. Hz.
Peygamber (sav) tebyin ediyordu, açıklıyordu Kur’an-ı Kerim’i.
Bilesiniz ki Hz. Peygamber (sav) döneminde bu Kur’an-ı Kerim hayatın
içerisindeydi. İnsanların sadece yüreğinde değil, o insanların
bedeninde bir sibgatullah gibi dururdu. Allah’ın boyası gibi o insanlar,
o Kur’an-ı Kerim’i üstlerinde taşırlardı. Hatırlarsanız Hz.
Aişe validemiz bir gün Urve bin Zübeyr, yeğenidir biliyorsunuz Hz.
Aişe validemizin, geliyor Hz. Aişe’ye diyor ki; “Nasıldır Peygamber
Efendimizin ahlakı? Hz. Aişe’nin cevabı çok manidar. Sen hiç
Kur’an okumuyor musun? Hiç mi Kur’an’la iştigal etmiyorsun?
O’nun ahlakı Kur’an. Hz. Peygamber (sav)’in hayatının tamamı
idi. Hz. Peygamber (sav) aslında yaşayan Kur’an’dı. Eğer Kur’an
insanlaşacaksa, O Hz. Peygamber (sav)’in bizzat kendisi idi. Bunu
bilmemiz lazım. Mümkün olan, yaşanabilen her şeyi Hz. Peygamber
(sav) yaşamış, bizim de yaşamamız için bize göstermiş. O bir
örnektir. Hz. Peygamber (sav) bizim için prototiptir. Hz. Peygamber
(sav) bizden biri olmak hasebiyle, neyin yaşanabileceğini, neyin
yaşanamayacağını
bize göstermek için gelen bir şahsiyettir. Dolayısı ile o onu,
kendi pratik hayatında tamamen var kılmış olan bir zattır. Hz.
Peygamber (sav)’i o günün insanı aynı zamanda bir hâkim, ya da
bir müftü olarak da tanımlardı. Hatırlarsanız Medine devleti kurulduktan
sonra, Peygamber Efendimiz Medine’ye hicret ediyor. Daha doğrusu
Hicret ettikten sonra Medine devleti kuruluyor. Medine devletini kurunca
Hz. Peygamber (sav) bir anayasa oluşturuyor. Bu anayasaya bugün biz
Medine Vesikası diyoruz. Medine Vesikası dediğimiz metin, çok hukuklu
bir toplumu önceleyen ya da önemseyen bir metin. Bu metne göre
Müslümanlar
kendi dinlerini ve doğrularını yaşayacaklar, Yahudiler kendi dinlerini
kendi doğrularını yaşayacak, paganlar kendi dinlerinin doğrularını
yaşayacaklardı. Ama eğer bu toplumun arasında bir problem baş gösterirse
Hz. Peygamber (sav)’e başvurmaları durumunda Peygamber onlar arasında
hakem görevi görecekti. Hz. Peygamber (sav)’in bu dönem zarfında
verdiği bir takım fetvalar da vardır. Hz. Peygamber (sav)’in fetvalarını
biz Kur’an-ı Kerim’deki o hükümlerden hatırlarsanız ayırırız.
Onun için bununla ilgili kitaplar da oluşmuştur. İbn-i Kayyim el-
Cevziyye’nin çok meşhur bir kitabı var. Hz. Peygamber (sav)’in
fetvaları o günkü toplumsal yapıya yönelik fetvalardır. Toplum
değiştiği için dolayısı ile o fetvaların tazelenebileceğine
dair fakihlerin bir takım beyanatları var. Ayet-i Kerime ile sabit
olan şeyler ise malumunuz olduğu üzere asla değişmez, değiştirilemez.
Allah bir konu hakkında yargıda bulunduysa son sözü söylemişse
kesinlikle bir kulun eğer kulluğunu kabul ediyorsa bunun karşısında
boynunu eğmesi, bükmesi dışında hakkı yoktur, yapabilecek bir
şey de yoktur. Batıdaki tarih algısı kötüden iyiye doğru öğreniliyor
ya. Tarih hep kötüden iyiye doğru ilerliyor. Dolayısıyla batılının
zihninde en iyi nokta, içinde bulunduğu noktadır. Bugün düne göre
daha iyidir. Dün önceki güne göre daha iyi. Bu böyle gidiyor. Ama
bizdeki böyle değildir. Bizim tarih algımız zikzaklardan oluşur.
Önce âdemoğlu yaratıldı. Yani Hz. Âdem ve Havva yaratıldı. En
iyi noktadaydılar. Sonra isyan ettiler. Allah onları indirdi. Ondan
sonra bir düşüş, sonra o umut geriye buruca yükseldi. Âdem peygamber
oldu. Sonra onun çocukları isyan etti. Sonra Hz. Nuh geldi tuttu
ellerinden,
ondan sonra böyle devam etti. Dolayısıyla bu niçin böyle devam
etti. Kul kendini müstağni hissedip Allah karşısında eğer isyan
ediyorsa Allah’a, Allah’ın azametine yüceliğine bundan sonra
boyun eğmiyorsa işte bu düşüş demektir. İşte bu bizim tarih
algımızdır. Dolayısıyla bizim tarih algımız zikzaklardan oluşur.
Hz. Peygamber (sav)’in mesela beşeriyetini ifade eden gene bu hükümle
ilgili bir şey var. Sizinle paylaşayım; Hz. Peygamber (sav)’in
kendi hadisi şerifidir. Buhari’de geçmektedir. Diyor ki Hz. Peygamber
(sav) “Ben sizin gibi bir beşerim, siz bana bir davayı getirdiğiniz
zaman Müslümanlar olarak ben sizin anlattıklarınıza bakarım. Davalı
ya da davacı fark etmez. Tarafiyenin hangisi kendi iddialarını daha
iyi anlatabilirse, ben ona ittiba ederim. Ona meyledebilirim. İttiba
edebilirimden ziyade meyledebilirim. Ben şayet öyle yapmışsam öbür
adam bilsin ki ben aslında ona cehennemden bir ateş parçası vermişim,
dolayısıyla kardeşinin ya da arkadaşının hakkını gasp etmemesi
lazım diyor Hz. Peygamber (sav). Hz. Peygamber (sav)’i o günkü
insanlar hem sahabe, hem de lider olarak biliyorlar. Lider, önder,
devlet başkanı idi onlar için Hz. Peygamber (sav). Peygamber Efendimiz,
cemaat arasında bir bağ oluyordu ve bir kardeşlik anlaşması var.
Bizim bugün çok bilmediğimiz bir şeydir bu. Mekke’de Müslümanlar
arasında Hz. Peygamber (sav) bir kardeşlik anlaşması ihdas ediyor.
Hz. Peygamber (sav)’in Mekke’de kurduğu kardeşlik anlaşmasına
göre, taraflardan peygamberle buluşanlar ile buluşamayanlar kardeş
kılınmış. Medine’deki kardeşlik anlaşmasında hatırlarsanız,
Mekke’den gelen yardıma muhtaç insanlar ile Medine de yaşayan ve
yardım edebilen insanlar kardeş kılınmıştır. Dolayısıyla Hz.
Peygamber (sav) Mekke’de kendisine ulaşabilenler ile ulaşamayanları
bir araya getirerek böyle bir cemaat oluşturuyor. Hz. Peygamber (sav)’in
liderliğine baktığınız zaman Hz. Peygamber (sav)’in itaat edilen
bir lider olduğunu görüyorsunuz. İbn-i Mes’ud Hudeybiye’de
Müslümanlarının
durumunu görürken anlatıyor. Hatırlarsanız Mekke müşrikleri bir
araya gelmiş, Müslümanların Peygamberimize olan saygısını görünce
o kadar etkilenmiş ki, diyor ki; “vallahi yeryüzünde birçok yere
gittim, birçok hükümdar gördüm, lider-önder gördüm, kabile reisi
gördüm, hiçbiri Muhammed (sav) gibi değildi. Yani hiçbiri
Muhammed(sav)’in
ashabı gibi ona saygı göstermiyorlardı. Ama burada bir şey vardır
ki beni etkiliyor. Adamın biri Abdullah bin Ömer’e soruyor. Diyor
ki; “Biz Kur’an’da korku namazı ve ikamet halinde kılınan namazı
görüyoruz. Ancak seferi namazını göremiyoruz” der. Abdullah b.
Ömer ona; “Ey kardeşim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah Muhammed
(sav)’i elçi olarak gönderdi. O nasıl yapmışsa biz de öyle yaparız.
Bunun dışında başka bir şey bilmeyiz” diye cevap verir. Ashab
Hz. Peygamber (sav)’i öyle farklı değerlendiriyorlardı ki, zaman
zaman onu dinlemediklerini de görüyoruz. İtaat ediyorlar ama zaman
zaman dinlemedikleri de oluyor. Çünkü onların zihninde Hz. Peygamber
(sav), bugün bizim çizdiğimiz mekânda durmuyor. Mesela Uhud’daki
okçuları hatırlayın. Hz. Peygamber (sav), o “Rumat” denilen
tepenin başına okçuları yerleştiriyor ve “Ne olursa olsun bu
tepeyi terk etmeyin” diyor. Ama okçuların terk ettiğini görüyorsunuz.
Sonuç bir hüsrandır. Bu aslında bize bir ders olmalı. Hz. Peygamber
(sav)’i gerçekten kendi pratik hayatında yaşatamayanların sonunun,
aslında onlar gibi bir kayıp olduğunu, bize anlatan bir örnek olmalı.
Ama netice itibari ile o insanların Hz. Peygamber (sav)’in hayatına
muhalefet ettiğini görüyoruz. Hudeybiye’de barış esnasında biat
ediliyor. Hz. Peygamber (sav) daha doğrusu anlaşma metni imzalanıyor.
Hz. Peygamber (sav) o insanları çağırıyor. Diyor ki; “Kalkın
saçlarınızı traş edin, kurbanlarınızı kesin” bu sizin için
bir hac’dır diyor Hz. Peygamber (sav), kimse kalkmıyor. Hz. Peygamber
(sav) bunu üç sefer tekrarlıyor ama kimse yerinden kalkmıyor. Hz.
Peygamber (sav) oradan kalkıyor, evine gidiyor. Evinde Ümmü Seleme
validemiz var. Ümmü Seleme validemize durumu anlatınca, Ümmü Seleme
diyor ki; “Ey Allah’ın Rasulü! Onlar seni seviyorlar. Sana son
derece bağlılar. Sen git saçlarını traş et, kurbanını kes. Onların
her birinin senin peşinden gelmiş olduğunu görürsün. Ve Hz. Peygamber
(sav) aynen öyle yapıyor. Saçlarını traş ediyor. Kurbanını kesiyor
ve göz ucuyla bakıyor ki ashab aynı şeyleri yapmak için sıraya
girmişler. Hz. Peygamber (sav)’i taklit ediyorlar. Peygamber Efendimize
kuşkusuz bu insanlar son derece bağlı insanlardı. Hz. Ali’ye Peygamber
sevgisi nasıldır diye sorulduğunda: “Allah bize Onu mallarımızdan
canlarımızdan hatta kendimizden daha sevimli kıldı” diye yanıtlıyor.
Zeyd bin Desina ve Hubeyb bin Ali hikâyesi beni en çok etkileyen
hikâyelerden
biridir. Hatırlarsanız esir edilip Mekke’ye götürülüyorlar.
Mekke’nin müşrikleri onlara darağacı hazırlamış, onları idam
edecekler. Ebu Süfyan esirlere aynı soruyu soruyor: “Yerinizde Hz.
Muhammed’in olmasını ister miydiniz? Cevap olarak: “vallahi değil
Hz. Peygamberin yerimizde olmasını, O’nun vücuduna bir diken dahi
batmasına razı olmayız” dediler. Bu da bu insanların Hz. Peygamber
(sav)’e bağlılıklarını en güzel şekilde gösteriyor. Sonuç
olarak o insanlar, sahabiler, peygamberi bir insan olarak görüyorlardı.
Çünkü taklit edilmesi gerekiyordu, çünkü örnek alınması gerekiyordu.
Eğer O bir melek olmuş olsaydı bizim Mevla’ya çok rahat bir itirazımız
olurdu. Ya Rabbi sen bize elçi olarak birini gönderdin ama o bir melek,
biz onu nasıl taklit edelim diyebilirdik. Ama o bizden biriydi ve ashab
onu güzel bir şekilde taklit etti. Onun taklit edilebileceğini gösterdi.
Hz. Peygamber (sav) bir beşerdi ancak peygamber olmanın mükellefiyetiyle
çok farklı bir beşerdi. Peygamber olarak söyleyip anlattıkları
bugün bizi bağlar. Bugün onların tamamını biz kendi pratik hayatımızda
yaşanabilir kılmak zorundayız. Hz. Peygamber (sav) aynı zamanda
bir hâkim idi. Yani bir yargıç idi. O toplumun içerisinde Allah
Resulü (sav), o toplumun önderiydi, o toplumun lideriydi. Ve bugün
biz onun önderlik ve liderliğiyle, örnek almamız gereken, Hz. Peygamber
(sav)’in hayatının önemli bir kesiti olduğunu düşünüyorum.
Beni sabırla
dinlediğiniz
için şükranlarımı sunuyorum…
0 Yorum - Yorum Yaz
|