| ABDURRAHMAN BURSEVİ / YOLDAKİ İŞARETLER KİTABININ TÜRKİYEDEKİ İSLAMİ HAREKETLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ |
|
Türkiye’deki
İslami uyanış, özellikle İslami hareketler, Mısır, İran ve Pakistan’ın
etkisinde kalmıştır.
MISIR’DAKİ
İSLAMİ HAREKETLERİN TÜRKİYEDEKİ
ETKİLERİ
Mısır:
Piramitler Ve Fizilal Ülkesi
18.
Yüzyılda Kahire ve Mısır, en büyük dini fikri kesişim noktalarından
birisi olarak dikkatimizi çekmektedir. Ziyaretçi âlimlerin oluşturduğu
kozmopolit zümre ve yerel mürşitler, fikirlerin geliştirilmesinde
ve yayılmasında çok önemli görev üstlenmekteydiler. Söz konusu
bu görev özellikle yeni sofiliğin etkin olduğu iki kilit bölgenin
doğuşunda ve hadis âlimliğinde süre gelen temayüllerde oldukça
önemliydi. Âlimlerin bazıları bu bölgedeki yerel muhafazakâr unsurlarla
çatışmaya girerken, bazıları asimile oluyordu.
Mısır’daki
İslami hareketlerin tanımlanabilmesi, her şeyden önce Mısır ortamının
özel şarlarının bilinmesine ve takip edilmesine bağlıdır. Mısır’daki
İslami hareketin fikri ve örgütsel oluşumunu daha iyi anlayabilmek
için dikkatlerimizi Mısır ortamına çevirdiğimizde, şu soru gündeme
gelmektedir: Mısır ortamın özellikleri, bu ortamı oluşturan öğeler
nelerdir? Bu kapsamlı soruya cevap teşkil eden hususlardan biri Mısır
ortamının en önemli özelliği durumunda bulunan mezhepçilik ayırımının
bulunmayışıdır. Birbiriyle çelişen farklı inanç sistemlerinin
olmayışı, homojen bir yapının oluşmasına yol açmış, inanç
konusundaki bu tek düzelik İslami hareketin gelişim ve sürekliliğini
sağlayan temel unsurlardan biri olmuştur.
Mısır’da
İslami hareketi etkileyen ve şekillendiren faktörlerden birisi de
ekonomi faktörüdür. Yoksulluk ve ekonomik problemler, rejimi korumak
ve kollamakla yükümlü güvenlik güçlerinde önemli gedikler açmıştır.
Otoriteye karşı olan akımlar saldırılarında bu gediklerden
faydalanmışlardır.
Saflarını destekleyen ilişkilerine göz atılırsa görülecektir
ki, bu iki grup arasındaki ideolojik açıdan her hangi bir bağ
bulunmamaktadır.
Bu anlamda yönetilen konumundaki Mısır insanı, rejim değişikliğini
hedefleyen her hareketin yanında yer almaya ve hareketin yolunu açmaya
hazır görünmektedir. Nitekim cihat akımının gerçekleştirdiği
olaylar, Enver Sedat’ın öldürülmesi ve Asyut olayları
bunların birer göstergesidir. Mısır’lı İslamcı ideologların
pratiğinde sosyal tabanlı bir tahlile girecek olursak şunu göreceğiz.
İslamcı düşünürler Mısır halkını kentli ve kırsal olmak üzere
ikiye ayırmışlardır. Mısır toplumunda çok yaygın olan bir toplumsal
gerçek ve niteleme, sadece coğrafi bir ayırım olmayıp, hayatın
her aşamasında kendisini hissettiren gerçek bir olgudur. Toprağa
bağlı kırsal bölge insanının olaylara karşı direnişi ile sahil
kıyısında yaşayan kent insanının reaksiyonu arasında fark vardır.
Bu fark dindarlık da dâhil olmak üzere birçok hususta kendisini
göstermektedir. Mısır teorisyenlerinin kırsal kesim insanlarının
rejimi etki altına aldığı diğer halk kitlelerinden farklı oluşumları
ve duygusallıkları İslami hareket sahasında büyük ve tehlikeli
rol oynamaktadır. Bu tehlikeleri şöyle izah etmektedir: Geleneğe
bağlılığı ifade eden sakal bırakma ve cübbe giymek gibi hususları
yerine getirmek, kişiye herhangi bir İslami cemaate giriş için vize
niteliği taşımaktadır. Bu durum cemaatlerde sunî gelişmelerin
oluşumuna sebep vermiştir. Ayrıca legal istihbarat servisleri bu
duygusallığı istismar ederek, İslamcı elemanların birçoğunu
kendi safına çeken çeşitli olaylar tertipleyebilmektedirler. Bunun
içindir ki; Mısır’da cihad akımı dışındaki İslami harekeler,
düzene karşı ılımlı ve yumuşak bir politika izlemişlerdir.
Bu
şartlardan istifade eden İslami hareketler, yakın zamana kadar Mısır
resmi makamlarınca önemsenmezken, son olaylar karşısında bu tutumdan
uzaklaşmıştır. “Hizbut-Tecemmü” hariç bütün Mısır
partilerinin İslami sloganları kullanmaya ve her fırsatta İslam’dan
söz etmeye başlamaları; bazılarında İslam şeriatını yürürlüğe
koymayı parti hedefleri arasına almış bulunmaları bunun en açık
göstergesidir. Siyasi sistemin ve partilerin İslam’a karşı
tavırlarındaki
bu değişiklik, İslami hareketin tutumunda da bariz değişikliklere
yol açmıştır. Yakın zamanlara kadar kimliği yeterince belli olmayan
İslami hareketler, olaylar ve değişiklikler karşısında topluma
açılmaya ve bazı görüşlerini değiştirmeye yöneldi. Mısır’daki
diğer siyasi grup ve partilere farklı bir bakış açısıyla yaklaşıp
onlarla ilişki kurmaya başladılar. Bu yeni durum Mısır İslami
hareketinin en tebarüz etmiş isimlerinden birisi olan “
İhvan-ı Müslimin” İslami yönteme ters düşen laiklik prensibini
savunan El Vefd patisiyle giriştiği işbirliğinde kendisini
daha açık olarak gösterir.
Bu
bağlamda, İhvan-ı Müslimin hareketi üzerinde durmak istiyoruz.
İhvan-ı Müslimin hareketi, bütün İslam dünyasında özellikle
Mısır, Suriye, İran, Pakistan, Endonezya ve Malezya’da takipçileri
bulunan organize olmuş en büyük cereyanı oluşturmakla birlikte
homojen bir cephe arz etmiyordu. Her ülkedeki ideolojisi, aktivitesinin
kıvamı ve üslubu, bağımsızlık, demokrasi ya da ulusal kültürün
kaybettirilmiş kimliğini iade için yapılan ulusal mücadelelerin
strateji ve gereklerine göre değişmekteydi. Hareketin İslami devlet
isteği ve bu isteğin saik nedenleri ülkeden ülkeye büyük ölçüde
değişmekteydi. İran’daki 1979 devriminden önce en büyük çağrı
İslam devleti fikrinin her zaman zorlayıcı bir cazibeye sahip olduğu
Pakistan’dan gelmekteydi. Zira Pakistan’ı devlet olarak mevcut
kılan şey İslam’dı. Mısır ve İran’daki gayretler daha az
etkin değildi. Bu gayretleri ulusçuluk, liberalizm, sosyalizm ve
komünizm
gibi ideolojilerin güçlü rekabetleri genellikle saptırıyordu. Bu
isteğin formülasyonu noktasındaki entelektüel donanım da aynı
düzeyde değildi ve bu konuda Pakistan başı çekiyordu.
Çalışmamızın
bu kısmında İhvan-ı Müslimin’in Hasan El Benna ve Seyyid Kutup
üzerinde durmak istiyorum. 1928’de Hasan El Benna tarafından kurulan
Mısır’daki İhvan-ı Müslimin’in hareketi çağdaş Mısır tarihinin
en kompleks dönemlerinden birinin ürünüdür. Bu karmaşıklık,
bizzat Hasan El Benna’nın sözleriyle, 1919 devrimi öncesinde başlayan
bölünmüşlüğün getirdiği gürültülü siyasal tartışma ve
Mısır anayasacısı Özgürlük Partisi ile Vefa arasındaki münazaalı
kontrolünden; bütün İslam dünyasını savaş sonrası irtidat ve
nihilizm eğilimlerinden Türkiye’deki Kemalist hareketin teşvik
ettiği ve Mısır entelektüel ve sosyal istiklalini amaçlayan gelenek
ve Ortodoksluğa yönelik saldırılarından ve Mısır entelektüel
ve akademik iklimini baştanbaşa saran, İslam dışı ve hürriyet
taraftarları ve laik eğilimlerinden kaynaklanmaktaydı.
Bu
gün birçok İslamcının kendi öz tavır ve anlayışlarını
İslami hakikatin bir cüzü olarak gördürdükleri bir ortamda
Hasan El Benna’nın sözleri son derece manidardır. Hasan El Benna,
İslami hareket ile hareketin içinde neşet ettiği ortamın sosyal,
siyasi ve kültürel boyutları ile birbirleri üzerinde bir etkiye
sahip olduğunu kabul etmekte ve hareketin kurgusunun bu etkiler ışığında
yapılması gerektiğini savunmaktaydı. Mısır toplumunun içinde
bulunduğu dönem ve dönemin şartları içinde Hasan El Benna’nın
tepkisi daha ziyade ahlaki ve didaktik(öğretici) bir mahiyet arz
ediyordu.
Ancak cemaat genişleyip karşı güçlerle mücadele haline getirilince
hareket büyüyen bir siyasi organizasyon ve mücadeleye dönüştü.
Bunun
yanında İhvan Hareketinin söylemini belirleyen faktörler de çeşitlidir.
İkinci dünya savaşı öncesi ve sonrası döneme dikkat edilecek
olursa, görülecektir ki; bu dönem için İhvanın söylemini belirleyen
temel faktör, İngiliz karşıtlığı olmuştur. İhvan söylemi üzerinde
belirleyici etkiye sahip bir başka önemli faktör; Filistin meselesi
ve İsrail düşmanlığıdır. Temas edilmesi gereken bir hakikat bu
noktada dikkatimizi çekmektedir. Siyasi radikalizm, hiçbir ortamda
dış düşman tehdidinin var olduğu ortamdaki gelişmesinden daha
ziyade gelişme imkânı bulunmaz. Başlangıçta bir gençlik kulübü
şeklinde hareket eden İhvan liderinin bütün endişe ve çekincelerine
rağmen çok kısa bir süre içinde siyasi bir güç haline dönmüştür.
Bunda ülke politikasında açık bir şekilde etkisini hissettiren
Arap İsrail çatışmasının varlığı önemli bir rol oynamıştır.
Bu durum İhvanın ideolojisini ilerleyen dönemler için İslam’ın
bütün bu ideolojik sistem olabileceği şekilde vurgularlar. İslam’ın
zaman ve mekândan münezzeh olduğunu iki kaynaktan neşet ettiğini
(Kur’an–Sünnet), hayatın bütün alanlarını kapsadığını
kendi programlarına alırlar. Bu anlamda Hasan El Benna İhvanı hayatın
bütün alanlarını tanımlayacak bir şekilde tasnif eder. İhvanı,
selefi bir örgüt, atletik bir grup bilimsel ve kültürel bir bağ,
ekonomik bir teşebbüs ve toplumsal bir fikir olarak tanımlar.
İhvanın
siyasi aksiyoner bir güce dönüşmesi beraberinde hareketin gelişmesini
geliştirmiştir ki hareket söylem olarak uluslararasılaştırılmıştı
ve bütün dünyaya, emperyalist güçlere karşı bir mücadele verilmesi
gerektiği savunuluyor ve dış politikada ümmetçi pir politika izlenmesi
üzerinde duruluyordu. İç politikada ise Müslümanların görevlerinin,
yaşadıkları bölgede özgür ve bağımsız bir İslam yönetiminin
kurulmasının zorunlu olduğunu savunuyorlardı. Bunun sağlanmaması
Müslümanlar açısından bir ihanettir. Bu manadaki ihanet yalnızca
Müslümanlara karşı değil, bütün insanlığa karşı yapılmış
bir ihanettir.
Savaş
yılları El Benna’yı İngiliz otoriteleri ve Mısır hükümeti
ile bir çatışmanın içine soktu. Teşkilatın faaliyetleri devlet
güçleri tarafından engellenmeye çalışılırken El Benna bu dönemin
büyük bir çoğunluğunu hapishanede geçirdi. Bu dönemde İhvan-ı
Müslimin Teşkilatının çalışmalarını yeraltında sürdürmek
zorunda kaldığına şahit oluyoruz. Bu kaos döneminde İhvan-ı Müslimin
teşkilatının Mısırda Vefd’den sonra ikinci önemli güç olarak
Hasan El Benna halkla olan ilişkilerini şöyle açıklamaktadır:
“Kardeşlerim! Siz
ne bir hayır kurumu, ne bir siyasi parti, ne de sınırlı amaçları
olan yerel bir teşkilatsınız. Aksine siz bu milletin kalbindeki,
ona Kur’an’la hayat verecek yeni bir ruhsunuz ve Peygamberin mesajını
hatırlamak için yükselen bir güçsünüz. Kendinizi başkalarının
kabul etmediği bir yükün taşıyıcıları olarak hissetmelisiniz.
Neye çağırdığınız sorulduğu zaman; “İslam’a ve Hz. Muhammed’in
mesajına, içerisinde hükümet bulunan ve yükümlülüklerinden birinin
de özgürlük olduğu dine deyin, size siyasi olduğunuz söylenirse
İslam böyle bir ayırım kabul etmez deyin. Size devrimci olduğunuz
söylenirse deyin ki: biz derinden inandığımız ve iftihar ettiğimiz
hak ve başarının sesleriyiz. Bize karşı çıkar ya da yolumuz üzerinde
durulursa, o zaman Allah’ın izniyle kendinizi adaletsizliğe karşı
savununuz.”
28
Aralık 1948’de İhvan-ı Müslimin’i mevcut monarşinin en büyük
tehdidi olarak gören Nugraşi Paşa’nın öldürülmesi, hareketin
genel eylem stratejisini değiştirecek olaylara sebebiyet vermiştir.
Nugraşi cinayetinin müsebbibi olarak görünen hareketin kurucusu
ve imamı Hasan El Benna 12 Şubat 1948’de öldürülmüş ve teşkilatı
kapatılmıştır. Baskı dönemi Ocak 1950’de Vefd hükümetinin
iş başına gelmesiyle sona erdi. İhvan-ı Müslimin legal statüsünü
yeniden kazandı. Ekim 1951’de teşkilatın gerillaları Süveyş
kanalları bölgesinde İngilizlere karşı savaşmaya başlarken Hasan
El Hudeybi rehber olarak seçildi. 26 Temmuz 1952’de Kral Faruk, General
Muhammed Necip, Yarbay Cemal Abdunnasır önderliğindeki askeri bir
cunta tarafından İhvan ve liderlerinin aktif katılımı olmaksızın
devirdi. Devrimin ilk yıllarında İhvanın askeri rejimle ilişkileri
içten ve sıcaktı. Nasırın cuntacı karşısında İhvan kendisine
daha yakın bulduğu General Muhammed Necib’i destekler. Nasır tarafından
partileri feshedilir. Bu durumda İhvan, feshedilen partilerin sivil
rejim yanlısı gösterilerde bir araya getirilerek Necib’i destekledi.
Bunun üzerine çok sayıda İhvan mensubuna resmi görevlerden el
çektirilir,
bütün bunlara rağmen İhvan ve Nasır arasındaki ilişkilerin kopması
için Temmuz 1954’ü beklemek gerekiyordu. Bu tarihte Mısır idarecileri
ile İngilizler arasında kanal bölgesinin tahliyesini sağlayan bir
antlaşma yapılmıştır. İhvan; Mısır ve Arap politikasını Nasır’a
yapılan başarısız suikast girişimi ve müsebbibi olarak İhvanın
görülmesi, bu teşkilatlara karşı büyük bir baskı yöneltilmesine
ve liderleriyle 4.000’den fazla üyesinin tutuklanmasına yol açtı.
İhvanın büyük liderleri, mahkeme heyetinde Enver Sedat’ın bulunduğu
bir halk meclisinde yargılanır ve İhvan liderlerinden 6’sının
idamı, teşkilat lideri Hasan El Hudeybi’nin ise ömür boyu hapsi
hükme bağlanır. Mücadele dolu bu 30 yılın yakından gösterdiği
gibi İhvan hareketinin en büyük başarısı gerileme dönemlerinden
sonra kendisini çok çabuk geliştiren yeteneğidir. Daha sonra
fundamentalist
hareketlerin bu özelliği üzerinde durulacaktır.
İhvan örgütünü
1954 yılı sonuna kadar sistematik bir şekilde dağıtılan askeri
rejim Mısır ve Arap kitlelerin sadakatlerini Nasır’ın yükselen
Pan-Arabist sosyalist ideolojisi de İhvanın davetinin önemli bir
kısmını ele geçirmişti. On yıl Nasır, İhvanın izzet, birlik,
halk katılımı, batıya karşı koyma, sosyal ekonomik adalet gibi
Araplara vaat ettiklerini sunmayı başardı.
Nasırcılık
bütün bu göreceli başarılarına rağmen, İhvanın 1964’de yeniden
doğuşunu hazırlayan Suriye ayrılmasını, Yemen savaşı ve ekonomik
problemleri engelleyememiştir. Biraz da ülkedeki komünist ilerleyişin
önüne geçebilmek maksadıyla “ehven-i şer” olarak gördüğü
İhvanın faaliyetlerini kısmen serbest bırakır. Teşkilatın çok
kısa bir sürede eski güç ve etkinliğini kazandığını gören
Nasır, 30 Ağustos 1965 İhvanın yeni bir komplosunun ortaya
çıkartıldığını
açıklamış, Seyyid Kutub örgütün yeni lideri, asıl önderi sıfatıyla
tutuklanıp 28 Ağustos 1966 tarihinde idam edilmiştir.
0 Yorum - Yorum Yaz
|