Ana Sayfa Hakkımızda Forum Dosyalar Foto Galeri Mesaj Panosu İletişim
Üye Girişi
Genç Birikim
 
 134. Sayı
 Son Sayı
 Yazarlar
 İktibaslar
 Videolar (8)
 Arşiv
 Linkler
Linkler
 
 ummetiz.biz
 vakit
 ilkav
 haksöz
 özgünduruş
 medeniyet
 radyodenge
 zeynepder
 muttaki
 haber7
Site Haritası
AHMET BALKİ / KÜRESEL SERMAYE VE ULUS DEVLET ARASINDA

Küresel sermayenin silahları:

 

Enflasyon, kara borsa ve spekülasyon

 

Enflasyon tedavüldeki paranın üretim seviyesine ve mal arzına ölçüsüz artışıdır. Yüksek enflasyonda kimileri ölçüsüz kâr ederken çoğunluk zaruri ihtiyaçlarından mahrum kalabilir. Kronik enflasyon uzun vadeli yatırımları dışlarken faiz ve al-ver ticaretinin cazibesini arttırır. Türkiye’de SABANCI ve KOÇ gibi şirketlerin sanayinin itici gücü olması beklenirken perakende sektörlerine girmeleri bir zamanların Türkiye’sindeki müzmin enflasyondur.

Hz. Peygamber döneminde fiyat artışları olmuş bazıları şikâyette bulunmuştur. Peygamberimiz ise şikâyetler üzerine şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok ki, fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah (cc)’dır. Sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu halde, Rabbime kavuşmak istemem.”[66] Âlimler genel olarak fiyatlara narh koyulmasını hoş görmemişlerdir. Yalnızca Malikiler fiyatların sultan tarafından tayin edilebileceğini söylemişlerdir. Aslında dört büyük mezhepte alıcı ve satıcı karşısında nötr kalmak şartı ile Halifenin Müslümanların maslahatını gözetici bir takım müeyyidelere ve sınırlara başvurabileceğini belirtmişlerdir.[67] Nitekim Hz. Ebu Umame (ra)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerife göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır: "Şehirlerde yaşayanlar, Allah yolunda hapsedilmiş kimselerdir. Gıdalarında onlara ihtikâr yapmayın, onlara fiyatları yükseltmeyin, zira kim onlara bir gıda maddesini kırk gün hapsetse, sonra da tamamını tasadduk etse yine de işlediği günahı affettiremez."[68] "Pahalılığı artırmak için fiyatlar, müdahale eden kimseyi; kıyamet gününde, büyük bir ateşin üzerine oturtmayı Allah (cc) üzerine almıştır."[69] İslami yönetimde malın sun’i bir şekilde artmasına vesile olan karaborsa gibi cürümler yasaklanmıştır. Nitekim Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuşlardır: "Pazara mal getiren rızıklandırılmış, ihtikâr yapan ise melûndur."[70] Günümüzdeki fiyat artışları ile İslami anlayış arasında mahiyet farkı mevcuttur. Faizi esas alan “Küresel Sermaye” fiyat istikrarsızlığının ve vurgunculuğun merkezindedir.

Küresel Sermayenin değişik araçlarla iktisadi hayatı felç ettiğini söylemek zorundayız. Bu araçlardan biri de “vadeli işlemler piyasaları (futures markets)”dır. Piyasa şöyle işlemektedir. Alıcı ve satıcı 1 yıl sonra teslim edilmek üzere tanesi 500 liradan 100 adet buzdolabı almak üzere anlaşır. Sözleşmenin diğer tarafı da her iki tarafın sözünde durması için iki taraftan da küçük bir miktar teminat alan garantördür. Bu garantöre “Merkezi Takas Kurumu” denilir. Alıcı buzdolabı fiyatının yükseleceğini tahmin etmekte, satıcı ise satış garantisine sahip olmaktadır. Tabii burada alıcı için çok düşük bir miktar para ile kâğıt üstünde 100 adet buzdolabına sahip olmak avantajı da söz konusu olmaktadır. Küçük miktarlarla büyük hacimli ticaretin bir örneği olan bu alış-veriş piyasa dengesizliğine sebep olabilmektedir. Bu tarz faaliyet, ayrıca başkalarının da bu işe girmesine yol açan bir eğilim oluşturur ve böylece kârlılık açısından kendini besleyen bir mekanizmaya dönüşür. Reel sektör, üreticileri ve tüketiciler piyasada üretim ve tüketimi dengelemeyi amaçlayan taraflar olarak görürken, spekülatif sektör bu dengenin oluşmasına imkân veren fiyat hareketlerini tahmin ederek kâr etmeyi amaçlar. Spekülatörün reel sektördeki üretim ve tüketimi belirleyen esas mekanizmayı bu yolla bozduğu açıktır. Bu bozulmalar bazıları için kârlı olsa da çoğu zaman genel anlamda toplumu tehdit etmektedir.[71] İşlemdeki sözleşmeler borsaya sunulmakta insanlar olmayan para ve mal üzerinden değişik alım ve satımlar yapmaktadır. Bu konuda hükümet ile spekülatörler arasında da çok yakın ilişkiler mevcuttur. Bazı ürünlerin fiyatlarının anormal şekilde artıp eksilmesi devletin belirlediği vergi oranları ve karaborsacıların önceden vergi artırımını haber alıp stok yapmalarına sebep olmaktadır. İşbirliğinin çeşitli siyasi ve ekonomik sebepleri olabilir. Önemli olan devletin kimi zaman halktan rantiyeye servet transfer etmesidir. (Tersine Robin Hood’luk) Kaynak transfer etmenin bir başka boyutu da hiç şüphesiz faizdir. TC sadece 2009 Ocak Ayı’nda 8 milyar dolar bankerlere faiz ödemiştir.

Yukarıdaki türden yapılan alışverişte ne mal teslimi söz konusudur ne de malın bedeli… Müçtehitlerin geneline göre bu tür satışlar başlı başına bir problemdir. Gerçi bazı âlimler, bedeli ödenmiş malın sonradan verilebileceğine dair bazı fetvalar vermiş iseler de genel olarak bu tavrın hoş karşılanmadığı ve fasit sayıldığını söylemeliyiz.[72] Zira esas olan alıcının herhangi bir engel ile karşılaşmaksızın, satın aldığı mal üzerinde tasarruf yetkisine sahip olmasıdır. Nitekim Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: "Bir gıda maddesini satın alan kimse, onu kabzetmedikçe (teslim almadıkça) satmasın."[73] Sun’i fiyat artışlarına vesile olan bu durum günümüzde daha mal piyasaya girmeden aylar (hatta yıllar) önce birçok şirketin spekülasyonuna konu olmaktadır. Eğer piyasadaki bu spekülasyonu engelleyebilirsek mal ile aramıza giren parazitler çekilecek ve malın rayiç fiyattan satılması kolaylaşacaktır. Kaldı ki yukarıdaki durumda fiyatları sun’i olarak arttıran birçok husus bulunmaktadır. İslam’da müşterileri kızıştırıp fiyat artırmak manasına gelen “Necş” yasaklanmıştır.[74] Nitekim Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse, kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık etmesin"[75]

Aslında insanlar yukarıdaki yollara tevessül etmeden de hem ihtiyaçlarını hem de hayatlarını güzelleştirecek nimetlere kavuşabilirler. İmam Azam (r.a) İslam’da kazanç derecelerini açıklarken şöyle demektedir: “İnsanın kendisine, ailesine yetecek kadar kazanması farzdır. Fakirlerin ihtiyaçlarını gidermek, yakınlara bağışta bulunmak için kazanması müstehab’tır. Güzel bir yaşantı için kazanmak mubahtır. Helalinden bile olsa insanlara karşı böbürlenmek, çokluk ile övünmek mekruhtur.”[76] Helal dairesinden çıkıp aşağılık yöntemlerle insanları soymak ise hiçbir zaman tasvip görmeyecek bir fiildir. Bu noktada İsrailoğulları’nı ve taleplerini hatırlamamak mümkün mü? Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: "Siz (ise şöyle) demiştiniz: Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın. (O zaman Musa da): Hayırlı olanı, şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse) Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah'ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.”[77] Ayet-i Kerime’de zikredilen “biz bir çeşit yemeğe katlanamayız” sözü hakkında İmam Kurtubi şöyle bir tespitte bulunmuştur: Bizler zenginliğe katlanamayız. Hepimiz zenginiz, birimiz öbürünün yardımını almak imkânını elde edemiyor. Çünkü bizden her bir kişi tek başına başkasına muhtaç değildir. İlk köle ve hizmetçi edinenler onlardır.”[78] Dünyadaki ekonomik faaliyetlerin birçoğunun da insanların bir kısmını ezmek ve sömürmek için tasarımlandığı gerçeğini aklımızın bir kenarında tutarak ayete ve ne demek istediğine biraz daha yakından bakalım.

Âlimlerimiz ayet üzerinde dururken İsrailoğulları’nın bir çeşit yemek yerine birçok yemek istemelerinin aslen günah olmadığını hassaten beyan etmişlerdir. Zira insan, tek çeşit yemek yerse zamanla yediği yemek ne kadar leziz olursa olsun ondan usanabilir. Devamlı aynı yemeği yemek iştahsızlık, hazım zayıflığı ve arzunun azalmasına sebep olur. Bünyenin alışmadığı yemekleri yemek insana sıkıntı verebilir. Dolayısıyla ayette İsrailoğulları’nın kınanma sebebi olarak çeşitli yemekler istemeleri olarak görmek yanlıştır.[79] Öyleyse İsrailoğulları’nın kınanma sebebi nedir?

İsrailoğulları’nın davası/istekleri tek çeşit yemek yeme davası değildi. Onların istekleri hayat tarzı ile yakından ilişkili idi. Onlar temiz bir hayat şekli yerine hukuksuzluğun ve pisliğin egemen olduğu bir hayat tarzını özlüyorlardı.[80] Yani ayet şu anlama gelir: “Siz çölde kalmanızın nedeni olan büyük amacı –kalplerinizin temizlenmesi ve dünyanın önderleri olmaya hazırlanmanız- unutuyorsunuz. Bunun yerine arzularınızın tatmini peşinde koşuyorsunuz ve bunları bir müddet olsun terk edemiyorsunuz."[81] M. Hamdi Yazır ayetin tefsirinde oldukça ince noktalara temas etmekte ve şu açıklamaları yapmaktadır: “Siz nimetlerin kadrini bilmeyerek şöyle demiştiniz: “Ey Musa! Biz tek çeşit yemeğe artık katiyen katlanamayacağız. Yeter artık, her gün bıldırcın eti ve kudret helvası yemekten bıktık, usandık, binaenaleyh Rabbine dua et de bize toprağın bitirdiği şeylerden; yetiştirdiği sebzelerden, kabak, hıyar, sarmısak, mercimek ve soğanından çıkarıversin. Gerçi tekdüzeliğin, insan istekleri üzerinde az çok sıkıcı bir tesiri vardır. Ve buna karşı çeşitlilik isteğinde bulunmakta esasen bir günah da yoktur. Fakat bunu yaparken, bir taraftan eldeki nimetin yokluğu zamanında çekilen acıları unutmamak, diğer taraftan da yüce bir ruh haliyle ve temiz bir kalple hareket edip şükrü artırmak ve daha önemlisi, bedenin istek ve ihtiyaçlarına kapılıp edep ve terbiye dışına çıkmadan hareket etmek icap eder. Onların da "Rabbimize dua et" diyecek yerde, edepsizce "Rabbine dua et" diye imansızlık eseri göstermemeleri gerekirdi. İsrailoğulları'nın bu isteğinde, şüphesiz göçebelikten kurtulup, yerleşik hayata, şehir hayatına geçmek arzusu vardı. Fakat bu arzu, eğitim, ilim ve ibadet gibi yüksek bir maksat ve hedefe değil, bıldırcın ve kudret helvası yerine soğan ve sarmısak yiyebilmek için bayağı bir maksada dayanıyordu. Bunda da vaktiyle Mısır'da yaşadıkları sefil hayata istek ve adeta hasret gibi bir maksat yatıyordu ki, bu da hürriyetin kadrini takdir edemeyip, köleliğe talip olmak demekti.”[82] Küresel Sermayenin silahları olan faiz, kumar, karaborsa, spekülasyon bir dünya görüşünün ürünüdür. İnsanları köle olarak kullanmak ve onların emekleri, sermayeleri, namusları ve nihayet canları üzerinden çılgın bir hayat yaşamak onları ezmek…

Küresel sermaye ve ulus devlet çatışması

Meşruiyetini bir kavmin sınırları içindeki egemenliğinden aldığını iddia eden ulus devlet; tek dil ve kültürü benimseyen milliyetçi bir üst yapıdır. Fransız Devrimi sonrası gündeme gelen ulus devlet olgusu sun’i ulusal kültürlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Türkiye’de Kemalizm’in hedefi de ulus devleti ikame etmek ve Batılılaşmayı sağlamaktır. Egemenliğin kaynağını din yerine ulustan alan ulus devlet, kültür ve siyasetin küreselleşmesi sonucu egemenliği tartışmaya açılmıştır. Zira artık hiçbir devlet karşılıklı bağımlılık dolaysıyla sınırları içerisinde egemenlik tekelini kullanamamaktadır.

Ulus Devletin merkeze “Milli Çıkar”ı yerleştirdiği için insanlığa hizmet etmesi mümkün değildir. Gerçekleri sürekli çarpıtan ve “Milli Tarih, Bilim ve Etik” üreten siyasal sistemlerin insanlığa katabileceği pozitif değerden bahsedebilir miyiz? İnsanlığa hizmet etmesi gereken devleti resmi ideoloji efsanesi ile silah ve servete sahip olanların hizmetine veren bir anlayışın pozitif değerler üretmesi mümkün değildir. İnsanları “vatandaş” teriminin altında tek tipleştiren kavmiyetçi devletler için dini ve etnik kimlikleri ciddiye alması da söz konusu olmamıştır. İnsanların ulus devletin fitne ve fesat kaynağı olduğunu anlamaları zamanı geldi de geçiyor. Bu konuda Peygamberimiz (sav) bizleri şöyle uyarmaktadır: "İnsanları asabiyet için toplanmaya çağıran, asabiyet uğruna dövüşüp, çarpışan ve asabiyet yolunda ölen kimse bizden değildir”[83]

Meşru olmayan asabiyetin ekonomik boyutunu ulus devletlerin gündeme getirdiğini söylemek zorundayız. Zira devletin çağdaşlaşmayı sağlayacak zenginler oluşturması yani halkın kaynaklarını adalete aykırı olarak kendisine yakın zümrelere aktarması toplumun ahlaki ve maddi gelişiminin önündeki en büyük engel olmuştur. Refahın tabana yayılmaması ve oligarşik yönetimin kökleşmesinin sebebi bu zihniyettir. Türkiye’de İzmir Kongresi’nden bu yana devlet zenginleri oluşturulmaya çalışılmış, bunun kurumsal kimliği de TÜSİAD olmuştur. Türkiye’de nüfusun en zengin %20’lik dilimi milli gelirin %50’sini almakta bu durum devlet teşkilatında burjuvazinin egemenliğini dolayısıyla zümre egemenliğinin temelini oluşturmaktadır.

Günümüzde ulus devleti tehdit eden en önemli gücün muazzam maddi gücü silah gibi kullanan ve “insan hakları, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi” gibi kulağa hoş gelen ütopyaları pazarlayan Küresel Sermaye’dir. MİT Müsteşarı Emre Taner şu çarpıcı tespitlerde bulunmuştur: “Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus devletin, hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişememekle veya dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dâhil olmamakla kalmayacak, aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini büyük ölçüde yitireceklerdir.” Aslında ulus devletler sun’i ege-menlikleri “Soğuk Savaş” döneminin güvenlik eksenli siyaset anlayışına borçludur.

Nazari planda ulus devletleri tehdit eden üç unsurdan bahsetmemiz mümkündür. Çok uluslu şirketler, uluslararası kurumlar ve sivil toplum kuruluşlarıdır. Uluslar arası şirketlerin merkezleri bir ülke olmasına rağmen birçok ülkede faaliyet gösterdiklerinden birçok ülkenin siyasi ve ekonomik kültürünü etkiler pozisyonda bulunmaktadır. Pazar paylarını arttırmak isteyen şirketler devletlerin bir takım engelleyici yasalarını ve ortaya koydukları (tüketim kültürü aleyhindeki) kültürlerinden kurtulmak istediklerinden devletlerin de değişmesi için ellerinden geleni yapmışlardır.

Küresel Sermayenin kapitalistler gibi üretim, reklâm ve tüketim üzerine kurulmuş bir organizasyona sahip olmadığı malumdur. Sermaye sanaldır ve bu güç paranın sultanlığını yapmaktadır. Paraya sahiptirler ama meslekleri paraya yön vermektir. Ülkeler arası sınırları tanımayan bu yapı ortak bir devlet modelini benimsemektedir. Zira ulus devletlerin savunma harcamaları başta olmak üzere birçok harcaması refahın önündeki en büyük engeldir.

 

Merkez Bankaları özerkleşmesine rağmen hükümetler “faiz” oranlarını belirleme gücüne hâlâ sahiptir. Reel sektörden bağımsız finans piyasasının da gittikçe anlamsızlaşacağı da bilinmektedir. Tüm bunlar Global Sermayenin ulus devletlerle mücadelelerindeki zaaflarıdır. Fakat faizin birçok ülkede serbest oluşu ve egemenlere aktardığı likidite gücü ile sermaye devletleri kontrolleri altına almak istemektedir. Gerçi ulus devletlerde de kapitalistler rant ile güçlenirler. Lakin küresel sermaye kapitalist işletmeleri boyundurukları altına almaya başlamıştır. Diyebiliriz ki İblis’in düzenini daha büyük şeytanlar çarpmaktadır: “Faiz yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. ”[84] Faiz fakirlerin emeğini gasp ederek toplum dışına atar ve toplumu ihtilallere sürükler.[85] Faiz hususunda Hz. İbn-i Mesud (ra) şöyle demiştir: "Rasulullah (sav), faiz yiyene, yedirene, (muamelesine) şahitlik edene ve yazana lanet etti."[86] Bu hadis ile de anlaşılmaktadır ki; faiz birçok kötülüğün/krizin dahası lanetin sebebidir.

1,5 milyar insanın günde 1 dolardan aşağı bir gelire sahip olduğu bir dünyada insanlar Küresel Sermaye ile Ulus Devlet arasına sıkışmıştır. Hükümetler halkın temel sorunlarını göz ardı etmekte felsefi ve iktisadi gevezeliklerle meşguldür: “Ve onlara: "Size Allah'ın rızık olarak verdiklerinden infak edin" denildiği zaman, o inkâr edenler iman edenlere dediler ki: "Allah, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi yedirecekmişiz? Gerçekten siz, apaçık bir sapıksınız."[87] İnsanlar arasında yardımlaşma ilkesi koyan[88] Allah’ın hükümlerini bir kenara atanlar sadece akıllarını değil, duygularını da kaybetmiş ve insanlara kötülüğü ahlak haline getirmişlerdir.[89] Ayette zikredilen anlayışın Eski İran İmparatorluğundan kaldığı ifade edilirken[90] günümüz emperyalizmin de aynı mantığa dayandığını gizleyemeyiz. Emeği ile geçinenlerin zammında kılı kırk yaranlar, sıra bankalara gelince her türden kredi açılımını ayakta alkışlamaktadırlar. Medya için ekonomi, borsa, faiz ve döviz üçgeninden ibaret hale gelmiş üniversiteler ve politika haksızlığı perdeleme görevi ve demagoji üretim mekanizması haline gelmiştir. Ayetin adaleti teklif eden insanlarla alay eden kimseler[91] hakkında hassaten Hz. Ebu Bekir ile alay eden Ebu Cehil hakkında indiği rivayet edilmiştir. [92] En önemli olarak kınadığı husus ise cimriliktir [93] ve insanları Allah’ın hukukuna tazime çağırmaktadır. [94] Toplanan vergileri adaletle dağıtmak yerine faizcilere aktaran iktidarların bu nasihate herkesten daha çok ihtiyacı vardır. Ekonomistlerin “asalak olmayalım çalışıp zengin olalım” demelerinin bir anlamı yok! Zira faizcilere çalışmadan varlıklı olmalarının hesabını soran yok! Adeta sosyal(!) devletin arkasına sığınarak bankalar bütün toplumu rehin almaktadır. Bizzat “Küreselleşme” yandaşları liberal yazarlar bile küresel buhranın derinleşerek süreceğini alınan tedbirlerin yanlış olduğunu ifade etmektedir. Fakat krizin bitmesi için her şeyin piyasaya teslim edilmesi gerektiğini teklif etmektedirler.[95] Ve şöyle demektedirler:Piyasanın kendi kendisini düzeltmesine izin verilmediği takdirde, finansal krizler hep daha uzun sürmekte, ekonomik resesyon uzamakta.” Bir kere “kendi kendini düzenleyen” bir piyasa yok!.. Piyasa “Neo-Liberal” politikalarla devleti kendi hizmetine kullanmıştı. İlk kriz anında yine devlete sığınmakta.



[66] Ebu Davud, Tirmizi

[67] İbrahim Canan – age- c.3, sh. 154

[68] İbrahim Canan – age- c.3, sh. 155

[69] Müsned

[70] İbn-i Mace

[71] Tarık el Dıwany – Faiz Sorunu – sh. 154-155

[72] Bu konudaki ayrıntılar için fıkıh kitaplarına bakılmalıdır.

[73] Buhari – K. Büyu

[74] İbn-i Abidin – age- c.10, sh. 435

[75] Buhari K. Büyu

[76] İmam Azam – El İhtiyar – Madde 397

[77] Bakara Suresi: 61

[78] İmam Kurtubi - el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an – c.2 sh. 126 Buruc Yay.

[79] Fahruddin Er-Râzi - Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb – c.3, sh. 43-44 Akçağ Yayınları

[80] Seyyid Kutup – Fizilal’il Kur’an – İlgili Ayetin Tefsiri

[81] Mevdudi -Tefhim’ul Kur’an- İlgili Ayetin Tefsiri

[82] M. Hamdi Yazır – Hak Dini Kur’an Dili – İlgili ayetin Tefsiri

[83] Sünen-i Ebu Davud; K. Edeb

[84] Bakara Suresi: 275

[85] M. Hamdi Yazır – Hak Dini Kur’an Dili – c.2, sh. 183- 183

[86] Müslim; Müsakat

[87] Yasin Suresi: 47

[88] Seyyid Kutup – Fizilal’il Kur’an – ilgili ayet-i kerimenin tefsiri

[89] Mevdudi – Tefhim’ul Kur’an- ilgili ayet-i kerime’nin tefsiri

[90] M. Hamdi Yazır – Hak Dini Kur’an Dili – ilgili ayet-i kerimenin tefsiri

[91] Ali Arslan - Büyük Kur’an Tefsiri – c. 13 sh. 425

[92] İmam Kurtubi - el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an – c.  14 sh. 423

[93] Vehbe Zuhayli - et-Tefsirü’l-Münir – c.  12 sh. 24

[94] Fahruddin Er-Râzi -Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb- c. 18 sh. 511

[95] Mehmet Altan; Star Gazetesi; 25 Ocak 2009




0 Yorum - Yorum Yaz
Hava Durumu

 
Haber
 

DARBE SENARYOLARI ve ENGELLENEMEYEN PKK TERÖRÜ

ALİ KAÇAR


DEMOKRASİ VE SEÇİMLER

SÜLEYMAN ASLANTAŞ


ABD-İSRAİL İLİŞKİLERİ HER ZAMANKİ GİBİ…

AMERİKANIN SESİNDEN AKTARAN: CELAL SANCAR


MÜŞRİK

ŞAHİN ÖZDAŞ


DEŞİFREDE HER SÖZ, HER BİLGİ, HER KARE ÖNEMLİDİR

NECDET YÜKSEL


GÜLE GÜLE ÜSTADIM

ERDAL BAYRAKTAR


AÇILIM BAŞARISIZLIĞA MAHKÛM(DU)! II

BÜNYAMİN ATEŞ


KURUMLARI ELE GEÇİRME

MAHMUT CELAL ÖZMEN


GAZZE'NİN KAPILARI

Dan EPHRON / Çev: İsmail CEYLAN


RAHMETLE YOLCULUK

HAYRİYE BİCAN


RAMAZAN VE RUH TERBİYESİ

KADİR SEVEN


RAMAZAN AYI ve ÇOCUKLARIMIZ

İDRİS GÖKALP


RAMAZAN ve ORUÇ İKLİMİ

FATİH PALA


HALİFE HZ. ÖMER I

NAZİFE ACISU


SANA LAYIK OLAMADIK EFENDİM

AYTEN CEYLAN


ÇOCUK EĞİTİMİ DUA İLE BAŞLAR

İSA MEMİŞOĞLU


AYET ve HADİSLER IŞIĞINDA BİLİM

KÜBRA CEYLAN


FIKH'IN BABASI EBU HANİFE

LEYLA ÖZCAN


SOSYAL AÇIDAN İNSAN

SÜMEYRA ARSLAN


MÜSLÜMAN KARDEŞLER HAREKETİNİN TÜRKİYEYE ETKİLERİ IV

ABDURRAHMAN BURSEVİ


BASINDAN SEÇMELER

AYSEL ARPACI


İNŞAAT USTASI ve MEZAR

VEYSEL ALTUNTAŞ


KİTAP TANITIMI: FİZİLÂL-İ İMAN

AYŞE MERVE ADANUR


İNCE DOKUNUŞLAR

FATİH PALA


RUKEN

AYDIN IŞIK



 
Web sağlayıcı: Yurdum Yazılım