AHMET BALKİ / KÜRESEL SERMAYE VE ULUS DEVLET ARASINDA
Küresel
sermayenin silahları:
Enflasyon,
kara borsa ve spekülasyon
Enflasyon tedavüldeki paranın üretim seviyesine ve mal arzına ölçüsüz artışıdır.
Yüksek enflasyonda kimileri ölçüsüz kâr ederken çoğunluk zaruri ihtiyaçlarından
mahrum kalabilir. Kronik enflasyon uzun vadeli yatırımları dışlarken faiz ve
al-ver ticaretinin cazibesini arttırır. Türkiye’de SABANCI ve KOÇ gibi şirketlerin
sanayinin itici gücü olması beklenirken perakende sektörlerine girmeleri bir
zamanların Türkiye’sindeki müzmin enflasyondur.
Hz. Peygamber döneminde fiyat
artışları olmuş bazıları şikâyette bulunmuştur. Peygamberimiz ise şikâyetler
üzerine şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok
ki, fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah
(cc)’dır. Sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık
sebebiyle hakkını benden ister olduğu halde, Rabbime kavuşmak istemem.”[66]Âlimler genel olarak fiyatlara narh koyulmasını hoş
görmemişlerdir. Yalnızca Malikiler fiyatların sultan tarafından tayin
edilebileceğini söylemişlerdir. Aslında dört büyük mezhepte alıcı ve satıcı
karşısında nötr kalmak şartı ile Halifenin Müslümanların maslahatını gözetici bir
takım müeyyidelere ve sınırlara başvurabileceğini belirtmişlerdir.[67] Nitekim Hz. Ebu Umame (ra)’dan
rivayet edilen bir hadis-i şerife göre Peygamberimiz (sav) şöyle
buyurmuşlardır: "Şehirlerde yaşayanlar, Allah yolunda
hapsedilmiş kimselerdir. Gıdalarında onlara ihtikâr yapmayın, onlara fiyatları
yükseltmeyin, zira kim onlara bir gıda maddesini kırk gün hapsetse, sonra da
tamamını tasadduk etse yine de işlediği günahı affettiremez."[68]"Pahalılığı
artırmak için fiyatlar, müdahale eden kimseyi; kıyamet gününde, büyük bir
ateşin üzerine oturtmayı Allah (cc) üzerine almıştır."[69] İslami yönetimde malın sun’i bir
şekilde artmasına vesile olan karaborsa gibi cürümler yasaklanmıştır. Nitekim
Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuşlardır: "Pazara
mal getiren rızıklandırılmış, ihtikâr yapan ise melûndur."[70] Günümüzdeki fiyat artışları ile İslami
anlayış arasında mahiyet farkı mevcuttur. Faizi esas alan “Küresel Sermaye”
fiyat istikrarsızlığının ve vurgunculuğun merkezindedir.
Küresel Sermayenin değişik
araçlarla iktisadi hayatı felç ettiğini söylemek zorundayız. Bu araçlardan biri
de “vadeli işlemler piyasaları (futures markets)”dır. Piyasa şöyle
işlemektedir. Alıcı ve satıcı 1 yıl sonra teslim edilmek üzere tanesi 500
liradan 100 adet buzdolabı almak üzere anlaşır. Sözleşmenin diğer tarafı da her
iki tarafın sözünde durması için iki taraftan da küçük bir miktar teminat alan
garantördür. Bu garantöre “Merkezi Takas Kurumu” denilir. Alıcı buzdolabı
fiyatının yükseleceğini tahmin etmekte, satıcı ise satış garantisine sahip
olmaktadır. Tabii burada alıcı için çok düşük bir miktar para ile kâğıt üstünde
100 adet buzdolabına sahip olmak avantajı da söz konusu olmaktadır. Küçük
miktarlarla büyük hacimli ticaretin bir örneği olan bu alış-veriş piyasa
dengesizliğine sebep olabilmektedir. Bu tarz faaliyet, ayrıca başkalarının da
bu işe girmesine yol açan bir eğilim oluşturur ve böylece kârlılık açısından
kendini besleyen bir mekanizmaya dönüşür. Reel sektör, üreticileri ve
tüketiciler piyasada üretim ve tüketimi dengelemeyi amaçlayan taraflar olarak
görürken, spekülatif sektör bu dengenin oluşmasına imkân veren fiyat
hareketlerini tahmin ederek kâr etmeyi amaçlar. Spekülatörün reel sektördeki
üretim ve tüketimi belirleyen esas mekanizmayı bu yolla bozduğu açıktır. Bu
bozulmalar bazıları için kârlı olsa da çoğu zaman genel anlamda toplumu tehdit
etmektedir.[71] İşlemdeki sözleşmeler borsaya
sunulmakta insanlar olmayan para ve mal üzerinden değişik alım ve satımlar
yapmaktadır. Bu konuda hükümet ile spekülatörler arasında da çok yakın
ilişkiler mevcuttur. Bazı ürünlerin fiyatlarının anormal şekilde artıp eksilmesi
devletin belirlediği vergi oranları ve karaborsacıların önceden vergi
artırımını haber alıp stok yapmalarına sebep olmaktadır. İşbirliğinin çeşitli
siyasi ve ekonomik sebepleri olabilir. Önemli olan devletin kimi zaman halktan
rantiyeye servet transfer etmesidir. (Tersine Robin Hood’luk) Kaynak transfer
etmenin bir başka boyutu da hiç şüphesiz faizdir. TC sadece 2009 Ocak Ayı’nda 8
milyar dolar bankerlere faiz ödemiştir.
Yukarıdaki türden yapılan
alışverişte ne mal teslimi söz konusudur ne de malın bedeli… Müçtehitlerin
geneline göre bu tür satışlar başlı başına bir problemdir. Gerçi bazı âlimler,
bedeli ödenmiş malın sonradan verilebileceğine dair bazı fetvalar vermiş iseler
de genel olarak bu tavrın hoş karşılanmadığı ve fasit sayıldığını söylemeliyiz.[72] Zira esas olan alıcının herhangi
bir engel ile karşılaşmaksızın, satın aldığı mal üzerinde tasarruf yetkisine
sahip olmasıdır. Nitekim Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: "Bir gıda maddesini satın alan
kimse, onu kabzetmedikçe (teslim almadıkça) satmasın."[73]Sun’i
fiyat artışlarına vesile olan bu durum günümüzde daha mal piyasaya girmeden
aylar (hatta yıllar) önce birçok şirketin spekülasyonuna konu olmaktadır. Eğer
piyasadaki bu spekülasyonu engelleyebilirsek mal ile aramıza giren parazitler
çekilecek ve malın rayiç fiyattan satılması kolaylaşacaktır. Kaldı ki yukarıdaki durumda fiyatları sun’i olarak arttıran birçok
husus bulunmaktadır. İslam’da müşterileri kızıştırıp fiyat artırmak manasına
gelen “Necş” yasaklanmıştır.[74] Nitekim Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse, kardeşinin pazarlığı
üzerine pazarlık etmesin"[75]
Aslında
insanlar yukarıdaki yollara tevessül etmeden de hem ihtiyaçlarını hem de
hayatlarını güzelleştirecek nimetlere kavuşabilirler. İmam Azam (r.a) İslam’da
kazanç derecelerini açıklarken şöyle demektedir: “İnsanın kendisine,
ailesine yetecek kadar kazanması farzdır. Fakirlerin ihtiyaçlarını gidermek, yakınlara
bağışta bulunmak için kazanması müstehab’tır. Güzel bir yaşantı için kazanmak
mubahtır. Helalinden bile olsa insanlara karşı böbürlenmek, çokluk ile övünmek
mekruhtur.”[76] Helal dairesinden çıkıp aşağılık yöntemlerle insanları soymak ise
hiçbir zaman tasvip görmeyecek bir fiildir. Bu noktada İsrailoğulları’nı ve
taleplerini hatırlamamak mümkün mü? Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: "Siz (ise şöyle)
demiştiniz: Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da,
bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın.
(O zaman Musa da): Hayırlı olanı, şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz?
(Öyleyse) Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır demişti.
Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'tan bir gazaba
uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah'ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri
haksız yere öldürmelerindendi. (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı
çiğnemelerindendi.”[77]Ayet-i Kerime’de
zikredilen “biz bir çeşit yemeğe katlanamayız” sözü hakkında İmam Kurtubi şöyle
bir tespitte bulunmuştur:“Bizler zenginliğe katlanamayız. Hepimiz
zenginiz, birimiz öbürünün yardımını almak imkânını elde edemiyor. Çünkü bizden
her bir kişi tek başına başkasına muhtaç değildir. İlk köle ve hizmetçi
edinenler onlardır.”[78]
Dünyadaki ekonomik faaliyetlerin birçoğunun da insanların bir kısmını ezmek ve
sömürmek için tasarımlandığı gerçeğini aklımızın bir kenarında tutarak ayete ve
ne demek istediğine biraz daha yakından bakalım.
Âlimlerimiz
ayet üzerinde dururken İsrailoğulları’nın bir çeşit yemek yerine birçok yemek
istemelerinin aslen günah olmadığını hassaten beyan etmişlerdir. Zira insan,
tek çeşit yemek yerse zamanla yediği yemek ne kadar leziz olursa olsun ondan
usanabilir. Devamlı aynı yemeği yemek iştahsızlık, hazım zayıflığı ve arzunun
azalmasına sebep olur. Bünyenin alışmadığı yemekleri yemek insana sıkıntı
verebilir. Dolayısıyla ayette İsrailoğulları’nın kınanma sebebi olarak çeşitli
yemekler istemeleri olarak görmek yanlıştır.[79]
Öyleyse İsrailoğulları’nın kınanma sebebi nedir?
İsrailoğulları’nın
davası/istekleri tek çeşit yemek yeme davası değildi. Onların istekleri hayat
tarzı ile yakından ilişkili idi. Onlar temiz bir hayat şekli yerine hukuksuzluğun
ve pisliğin egemen olduğu bir hayat tarzını özlüyorlardı.[80]
Yani ayet şu anlama gelir:“Siz çölde kalmanızın nedeni
olan büyük amacı –kalplerinizin temizlenmesi ve dünyanın önderleri olmaya
hazırlanmanız- unutuyorsunuz. Bunun yerine arzularınızın tatmini peşinde
koşuyorsunuz ve bunları bir müddet olsun terk edemiyorsunuz."[81]
M. Hamdi Yazır ayetin tefsirinde oldukça ince noktalara temas etmekte ve şu
açıklamaları yapmaktadır: “Siz nimetlerin kadrini bilmeyerek şöyle demiştiniz: “Ey Musa! Biz tek çeşit yemeğe artık katiyen
katlanamayacağız. Yeter artık, her gün bıldırcın eti ve kudret helvası yemekten
bıktık, usandık, binaenaleyh Rabbine dua et de bize toprağın bitirdiği şeylerden;
yetiştirdiği sebzelerden, kabak, hıyar, sarmısak, mercimek ve soğanından
çıkarıversin. Gerçi tekdüzeliğin, insan istekleri üzerinde az çok sıkıcı bir
tesiri vardır. Ve buna karşı çeşitlilik isteğinde bulunmakta esasen bir günah
da yoktur. Fakat bunu yaparken, bir taraftan eldeki nimetin yokluğu zamanında
çekilen acıları unutmamak, diğer taraftan da yüce bir ruh haliyle ve temiz bir kalple
hareket edip şükrü artırmak ve daha önemlisi, bedenin istek ve ihtiyaçlarına
kapılıp edep ve terbiye dışına çıkmadan hareket etmek icap eder. Onların da
"Rabbimize dua et" diyecek yerde, edepsizce "Rabbine dua
et" diye imansızlık eseri göstermemeleri gerekirdi. İsrailoğulları'nın bu
isteğinde, şüphesiz göçebelikten kurtulup, yerleşik hayata, şehir hayatına
geçmek arzusu vardı. Fakat bu arzu, eğitim, ilim ve ibadet gibi yüksek bir
maksat ve hedefe değil, bıldırcın ve kudret helvası yerine soğan ve sarmısak
yiyebilmek için bayağı bir maksada dayanıyordu. Bunda da vaktiyle Mısır'da
yaşadıkları sefil hayata istek ve adeta hasret gibi bir maksat yatıyordu ki, bu
da hürriyetin kadrini takdir edemeyip, köleliğe talip olmak demekti.”[82]
Küresel Sermayenin silahları olan faiz, kumar, karaborsa, spekülasyon bir dünya
görüşünün ürünüdür. İnsanları köle olarak kullanmak ve onların emekleri,
sermayeleri, namusları ve nihayet canları üzerinden çılgın bir hayat yaşamak
onları ezmek…
Küresel
sermaye ve ulus devlet çatışması
Meşruiyetini
bir kavmin sınırları içindeki egemenliğinden aldığını iddia eden ulus devlet;
tek dil ve kültürü benimseyen milliyetçi bir üst yapıdır. Fransız Devrimi
sonrası gündeme gelen ulus devlet olgusu sun’i ulusal kültürlerin ortaya çıkmasına
vesile olmuştur. Türkiye’de Kemalizm’in hedefi de ulus devleti ikame etmek ve
Batılılaşmayı sağlamaktır. Egemenliğin kaynağını din yerine ulustan alan ulus
devlet, kültür ve siyasetin küreselleşmesi sonucu egemenliği tartışmaya
açılmıştır. Zira artık hiçbir devlet karşılıklı bağımlılık dolaysıyla sınırları
içerisinde egemenlik tekelini kullanamamaktadır.
Ulus
Devletin merkeze “Milli Çıkar”ı yerleştirdiği için insanlığa hizmet etmesi
mümkün değildir. Gerçekleri sürekli çarpıtan ve “Milli Tarih, Bilim ve Etik”
üreten siyasal sistemlerin insanlığa katabileceği pozitif değerden bahsedebilir
miyiz? İnsanlığa hizmet etmesi gereken devleti resmi ideoloji efsanesi ile
silah ve servete sahip olanların hizmetine veren bir anlayışın pozitif değerler
üretmesi mümkün değildir. İnsanları “vatandaş” teriminin altında tek
tipleştiren kavmiyetçi devletler için dini ve etnik kimlikleri ciddiye alması
da söz konusu olmamıştır. İnsanların ulus devletin fitne ve fesat kaynağı
olduğunu anlamaları zamanı geldi de geçiyor. Bu konuda Peygamberimiz (sav)
bizleri şöyle uyarmaktadır: "İnsanları
asabiyet için toplanmaya çağıran, asabiyet uğruna dövüşüp, çarpışan ve asabiyet
yolunda ölen kimse bizden değildir”[83]
Meşru olmayan asabiyetin
ekonomik boyutunu ulus devletlerin gündeme getirdiğini söylemek zorundayız.
Zira devletin çağdaşlaşmayı sağlayacak zenginler oluşturması yani halkın
kaynaklarını adalete aykırı olarak kendisine yakın zümrelere aktarması toplumun
ahlaki ve maddi gelişiminin önündeki en büyük engel olmuştur. Refahın tabana
yayılmaması ve oligarşik yönetimin kökleşmesinin sebebi bu zihniyettir.
Türkiye’de İzmir Kongresi’nden bu yana devlet zenginleri oluşturulmaya
çalışılmış, bunun kurumsal kimliği de TÜSİAD olmuştur. Türkiye’de nüfusun en
zengin %20’lik dilimi milli gelirin %50’sini almakta bu durum devlet
teşkilatında burjuvazinin egemenliğini dolayısıyla zümre egemenliğinin temelini
oluşturmaktadır.
Günümüzde ulus devleti tehdit eden en
önemli gücün muazzam maddi gücü silah gibi kullanan ve “insan hakları,
demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi” gibi kulağa hoş gelen ütopyaları
pazarlayan Küresel Sermaye’dir. MİT Müsteşarı Emre Taner şu çarpıcı
tespitlerde bulunmuştur: “Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok
ulus devletin, hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci
anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişememekle veya dünya yönetiminde söz
sahibi olanlar arasına dâhil olmamakla kalmayacak, aynı zamanda birçoğu günümüz
teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal
egemenliklerini büyük ölçüde yitireceklerdir.” Aslında ulus devletler sun’i
ege-menlikleri “Soğuk Savaş” döneminin güvenlik eksenli siyaset anlayışına
borçludur.
Nazari
planda ulus devletleri tehdit eden üç unsurdan bahsetmemiz mümkündür. Çok
uluslu şirketler, uluslararası kurumlar ve sivil toplum kuruluşlarıdır. Uluslar
arası şirketlerin merkezleri bir ülke olmasına rağmen birçok ülkede faaliyet
gösterdiklerinden birçok ülkenin siyasi ve ekonomik kültürünü etkiler
pozisyonda bulunmaktadır. Pazar paylarını arttırmak isteyen şirketler
devletlerin bir takım engelleyici yasalarını ve ortaya koydukları (tüketim
kültürü aleyhindeki) kültürlerinden kurtulmak istediklerinden devletlerin de
değişmesi için ellerinden geleni yapmışlardır.
Küresel
Sermayenin kapitalistler gibi üretim, reklâm ve tüketim üzerine kurulmuş bir
organizasyona sahip olmadığı malumdur. Sermaye sanaldır ve bu güç paranın
sultanlığını yapmaktadır. Paraya sahiptirler ama meslekleri paraya yön
vermektir. Ülkeler arası sınırları tanımayan bu yapı ortak bir devlet modelini
benimsemektedir. Zira ulus devletlerin savunma harcamaları başta olmak üzere
birçok harcaması refahın önündeki en büyük engeldir.
Merkez Bankaları özerkleşmesine rağmen hükümetler
“faiz” oranlarını belirleme gücüne hâlâ sahiptir. Reel sektörden bağımsız
finans piyasasının da gittikçe anlamsızlaşacağı da bilinmektedir. Tüm bunlar
Global Sermayenin ulus devletlerle mücadelelerindeki zaaflarıdır. Fakat faizin
birçok ülkede serbest oluşu ve egemenlere aktardığı likidite gücü ile sermaye
devletleri kontrolleri altına almak istemektedir. Gerçi ulus devletlerde de
kapitalistler rant ile güçlenirler. Lakin küresel sermaye kapitalist
işletmeleri boyundurukları altına almaya başlamıştır. Diyebiliriz ki İblis’in
düzenini daha büyük şeytanlar çarpmaktadır: “Faiz
yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. ”[84]Faizfakirlerin emeğini gasp ederek toplum
dışına atar ve toplumu ihtilallere sürükler.[85]
Faiz hususunda Hz. İbn-i Mesud (ra) şöyle demiştir: "Rasulullah (sav), faiz yiyene, yedirene,
(muamelesine) şahitlik edene ve yazana lanet etti."[86]Bu hadis ile de anlaşılmaktadır ki; faiz birçok
kötülüğün/krizin dahası lanetin sebebidir.
1,5
milyar insanın günde 1 dolardan aşağı bir gelire sahip olduğu bir dünyada
insanlar Küresel Sermaye ile Ulus Devlet arasına sıkışmıştır. Hükümetler halkın
temel sorunlarını göz ardı etmekte felsefi ve iktisadi gevezeliklerle
meşguldür: “Ve onlara: "Size Allah'ın rızık olarak
verdiklerinden infak edin" denildiği zaman, o inkâr edenler iman edenlere
dediler ki: "Allah, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi
yedirecekmişiz? Gerçekten siz, apaçık bir sapıksınız."[87]İnsanlar arasında yardımlaşma ilkesi koyan[88]
Allah’ın hükümlerini bir kenara atanlar sadece akıllarını değil, duygularını da
kaybetmiş ve insanlara kötülüğü ahlak haline getirmişlerdir.[89]
Ayette zikredilen anlayışın Eski İran İmparatorluğundan kaldığı ifade edilirken[90]
günümüz emperyalizmin de aynı mantığa dayandığını gizleyemeyiz. Emeği ile
geçinenlerin zammında kılı kırk yaranlar, sıra bankalara gelince her türden kredi
açılımını ayakta alkışlamaktadırlar. Medya için ekonomi, borsa, faiz ve döviz
üçgeninden ibaret hale gelmiş üniversiteler ve politika haksızlığı perdeleme
görevi ve demagoji üretim mekanizması haline gelmiştir. Ayetin adaleti teklif
eden insanlarla alay eden kimseler[91] hakkında hassaten Hz. Ebu Bekir ile alay eden
Ebu Cehil hakkında indiği rivayet edilmiştir.[92] En önemli olarak kınadığı husus ise cimriliktir[93] ve insanları Allah’ın hukukuna tazime
çağırmaktadır.[94]
Toplanan vergileri adaletle dağıtmak yerine faizcilere aktaran iktidarların bu
nasihate herkesten daha çok ihtiyacı vardır. Ekonomistlerin “asalak olmayalım
çalışıp zengin olalım” demelerinin bir anlamı yok! Zira faizcilere çalışmadan
varlıklı olmalarının hesabını soran yok! Adeta sosyal(!) devletin arkasına
sığınarak bankalar bütün toplumu rehin almaktadır. Bizzat “Küreselleşme”
yandaşları liberal yazarlar bile küresel buhranın derinleşerek süreceğini
alınan tedbirlerin yanlış olduğunu ifade etmektedir. Fakat krizin bitmesi için
her şeyin piyasaya teslim edilmesi gerektiğini teklif etmektedirler.[95] Ve şöyle
demektedirler: “Piyasanın kendi kendisini
düzeltmesine izin verilmediği takdirde, finansal krizler hep daha uzun
sürmekte, ekonomik resesyon uzamakta.”Bir kere “kendi kendini düzenleyen” bir piyasa yok!.. Piyasa
“Neo-Liberal” politikalarla devleti kendi hizmetine kullanmıştı. İlk kriz anında
yine devlete sığınmakta.