| CELAL SANCAR / TALİBAN NE İÇİN SAVAŞIYOR? |
|
Afganistan’daki çatışmalar önceki yılların kış
aylarında genellikle hafiflerdi; ancak bu yıl çatışmalar durulmadı.
Biraz bunun da etkisiyle İngiltere’de sık sık sorulan soru bugünlerde, “Bu savaş niye
veriliyor, İngiliz askerleri niçin çarpışıyor?” Çok ender olarak sorulan
soruysa, “Taliban’ın neden savaştığı; niçin savaştığı!”
Muhabirimiz Peter
Greste de bu soruya yanıt aradı: “Molla Burcan'la ilk olarak yaklaşık 15 yıl
önce, Meydan Şah vilayetinin tozlu başkentinde bir çayda karşılaşmıştık.
Diğer tüm Taliban komutanları gibi, büyük bir türban sarılıydı başında.
Uzun, karışık bir sakalı vardı. Parmaklarıyla durmadan tespih
çekiyordu. Tespihin boncukları bir daktilo tuşları gibi ses çıkarıyordu.
Burcan'ı sevmiştim. Zekiydi, tane tane konuşuyordu, alaycı bir
mizah anlayışı vardı.Taliban'ın görevi hakkında da
kesin görüşleri vardı. Öyle, kadınların boyunduruk altına alınmasından
ya da İslam ideolojisinin ihraç edilmesinden veya küresel cihad gibi
çılgın fikirlerden söz etmiyordu.
Batı'yla bir alıp veremediği yoktu, Afganlar arasında o sırada
yaygın olan, Rusların yenilgiye uğratılmasından sonra terkedilmişlik
duygusundan başka... Benim Hıristiyan geçmişimden de
herhangi bir rahatsızlık duymuyordu. Hayır, Molla
Burcan ve daha geniş boyutlarda, Taliban örgütü, şimdi Batı'nın
tanımladığı gibi dini fanatikler olarak görünmüyordu. Taliban,
Afganistan'ı anarşi içinde, kanlı bir kazana dönüştüren aşiret
liderlerinden geri almak isteyen milliyetçilerdi.Hatırlayın...
Taliban'ın Pakistan'daki Afgan mülteci kamplarından ortaya
çıktığı o zamanlarda, rakip hizipler Afganistan'ı bölüyor, parçalıyordu. Haydutların Hükmü Hayber Geçidi boyunca
cehennem gibi geçen çeşitli yolculukları hatırlıyorum. Dudaklarından
uyuşturucu sarılı sigaralar sarkan, gözleri cam gibi silahlı adamların
kontrol ettikleri ardarda dizilmiş barikatları aşmaya çalışıyorduk. Bu
adamlar, hiçbir cezaya çarptırılmaksızın, önlerine geleni soyuyor,
önlerine gelene tecavüz ediyordu. Komutanları, adeta zevkle ülkeyi yerle
bir ediyordu. Bir aşiret liderine bağlı olmak, insanları birleştiren
tek nitelikti. Ondan ötesi, anarşiydi. Kalaşnikoflarla
donanmış, yanlarında Kur’an'ı
da taşıyan Taliban, bu kargaşaya bir nokta koymak istiyordu. Bağlı
oldukları hareketi birleştiren ideolojik unsur İslamiyet’ti.
Ahlakî yetkiyi ve yasal düzeni İslamiyet’ten, şeriattan
alıyorlardı. Taliban ideolojisinin daha sonraki yıllarda ortaya çıkan
kötü taraflarını affettirme gayreti içinde değilim. Zina yapanların
taşlanması, kızların eğitimden çekilmesi, sinemanın, müziğin
yasaklanması ve tabii bir de, Usame Bin Ladin'e sığınma olanağı
sağlamaları gibi... Ama Batı, Taliban hakkındaki,
bir noktayı hâlâ gözden kaçırıyordu. Aynı şey
bugün de yapılıyor.
Savaşma
Gerekçesi ‘The Fog Of War’ –
‘Savaşın Sisi’ adlı belgeselde Vietnam savaşı
sırasında Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanı olan Robert
McNamara, bu savaştan yıllar sonra, Vietkong yönetiminin liderlerinden
biriyle konuşuyordu. McNamara'ya, Amerikalıların hiçbir zaman tam olarak
anlayamadıkları bir şey
söylendi. ‘Amerika,
komünizmin küresel yürüyüşüne karşı savaştığına inanıyordu. Ama,
Vietnamlıların Fransız sömürgeciliğine karşı
vermiş oldukları tarihi mücadeleyi anlayamamıştı..’ Washington, komünizmi
durdurmak için kan döktüğünü zannederken, Vietkong sadece, millî
mücadelesine devam etmekteydi. Onlarınki, bir bağımsızlık savaşıydı.
Komünizm, sadece, bu harekete bir amaç ve yön sağlayan ortak bir
ideolojiydi. Bugünkü Taliban için de, din aynı rolü oynuyor. İki ülke
arasındaki benzerlikler daha da öteye gidiyor. Her iki durumda da, o
dönemde komünizm, şimdi de İslam, savaşa katılmaya hevesli, silah ve
paraya sahip bir sürü müttefik sunuyor savaşçılara. Ama o zaman olduğu
gibi bugün de, ideoloji, üzerinde daha çok odaklanılmış olan milliyetçi
davanın gerisinde kalıyor. Tabii Taliban yönetimindeki bazı liderler,
Müslümanların, diğer Müslümanları kâfirlerin etkisinden korumakla
yükümlü oldukları yolundaki bir İslam ideolojisine derinden inanıyorlar.
Onlarınki çok daha geniş kapsamlı, militanca bir söylem ve bu bakımdan,
El Kaide'den çok da farklı bir yerde değiller. Ama bence bu bakış
açısını, Taliban'ın tümü, hatta büyük bölümü için düşünmek hatalı olur.
Batıdaki siyasi liderlerin durumu böyle görüyor
olmaları, daha eskiden yapılmış hataların
tekrarlandığına işaret ediyor. Ve ben, Amerika Birleşik Devletleri'nin
bölgeye daha fazla asker sevk edilmesini
öngören yeni siyasetinin sorunu daha da büyüteceğini
düşünmekten alamıyorum kendimi. 1995 yılına dönelim. Taliban'ın Kandahar
ile Helmand'ı ele geçirmesinden hemen sonraları... O nefret edilesi
kontrol noktalarından tamamen kurtulmuş olan sokaklardan geçiyordum
arabamla. Pazarlar, yerel halkın uzun yıllardır görmediği biçimde, cıvıl
cıvıldı. Dünyanın en kaliteli narlarına göz atarken, pazarcılardan
bazıları, uymak zorunda oldukları yeni yasalardan yakındılar. Ama yine
de çoğunluğu, nihayet geri gelen istikrar ve güvenlikten büyük bir
memnunluk duyuyordu. Afganistan'a, Noel sırasında yaptığım son
ziyaretteyse, aynı sokaklara, ancak havadan, içinde bulunduğum İngiliz
askeri helikopterinden göz atabildim. Üzerimde
kurşungeçirmez giysiler vardı. Pazarlarda,
narların yanı sıra, kaldırım
kenarına yerleştirilmiş bombalar da olabiliyordu. Molla Burcan, artık
yaşamıyor. Taliban'ın 2006 yılında Kabil'i geri almak için verdiği o ilk
savaşın ilk devrelerinde öldü. Ama kendisiyle, aşiret liderlerini
devirmek için verdikleri savaş sırasında verilen büyük kayıplar hakkında
konuştuğumuzu hatırlıyorum. Bu liderlerin birçoğu şimdi hükümette görev
almış durumda. ‘Anlamıyorsunuz’ demişti Molla Burcan... ‘Biz, toprağımız için
savaş veriyoruz. Bizden bir kişi öldürüyorlar ama
aynı anda 10 yeni düşman yaratıyorlar’ diye sürdürmüştü. Afganistan'da
değişen pek fazla bir şey
olduğunu sanmıyorum.” (BBC,
18.1.2010)
0 Yorum - Yorum Yaz
|