Ana Sayfa Hakkımızda Forum Dosyalar Foto Galeri Mesaj Panosu İletişim
Üye Girişi
Genç Birikim
 
 134. Sayı
 Son Sayı
 Yazarlar
 İktibaslar
 Videolar (8)
 Arşiv
 Linkler
Linkler
 
 ummetiz.biz
 vakit
 ilkav
 haksöz
 özgünduruş
 medeniyet
 radyodenge
 zeynepder
 muttaki
 haber7
Site Haritası
SÜLEYMAN ARSLANTAŞ / DARBELER BİR KADER Mİ?

DARBELER BİR KADER Mİ?                       

 

27 Mayıs 1960 ihtilalinin ardından Türkiye istikrarsız bir dönem geçirdi. 1965’e kadar çeşitli koalisyon hükümetleri kuruldu. CHP, 1950’den beri göremediği iktidarı 27 Mayıs ihtilâli sonrası gördü ve İnönü bir dönem de olsa tekrar başbakan oldu. İnönü 20 Kasım 1961’den 21 Şubat 1965’e kadar üç hükümete başbakanlık yaptı. 1965 seçimleri ardından Adalet Partisi 450 milletvekili olan parlamentoda 240 milletvekili ile tek partili hükümeti kurdu. İyi-kötü bir istikrar sağlanmıştı. Fakat oradan iki yıl geçmeden sokaklar, kışlalar, üniversiteler hareketlenmeye başladı. Bir taraftan Kıbrıs merkezli Türk-Yunan sürtüşmeleri, diğer yönden Org. Cemal Tural’ın genelkurmay Başkanı olduğu silahlı Kuvvetlerde kıpırdanmalar kendini gösteriyordu. Fakülteler işgal ediliyor, boykotlar birbirini takip ediyor ve bu arada da Ana Muhalefet lideri İsmet İnönü: “İşgal de bir, boykot da bir.” Diyor ve iktidarın başı olan Demirel’de: “Kızılay’ın yolları yürünmekle aşınmaz.” Diyordu. Böyle hengâmeli bir ortamda Türkiye 1969 seçimlerine gitti. Adalet Partisi bu kez de 450 milletvekilinin 256’sını alarak iktidar oldu. Halkın tercihi olan iktidar ne üniversiteleri ne sendikaları ne de ordu’yu memnun etmedi. 1969 seçimleri; askerin, sendikaların, üniversitelerin ve en önemlisi de ana muhalefet CHP’nin zımni ittifakına neden oldu. Ve özellikle CHP’nin kışkırtmaları ile 1969–1971 yılları oldukça hareketli geçti. Netice itibarı ile de halkın iradesinin yansıdığı varsayılan parlamentoda 256 milletvekili ile iktidar olan Demirel hükümetine karşı 12 Mart muhtırası verilerek yeni ve fakat sonu bir başka ve çok kanlı bir ihtilâlle bitecek istikrarsızlık süreci başladı…

Dikkat edilirse 1950’de elde edilen istikrar 1960’da ihtilâlle bozuldu. 1965 sonrası yakalanan istikrar 1971 muhtırası ile sona erdirildi. 1980 sonrasında oluşturulan anayasa ile de yani 82 Anayasası denilen yasa ile de müdahaleler devamlı hale getirildi. Aslında 1982 Anayasası varken askerin fiili müdahalesine gerek yoktu. Çünkü adı geçen Anayasa 1961 Anayasasını da aratacak bir biçimde iktidarı bürokrasi ile parlamento arasında paylaştıran bir anayasaydı. Yargı, ordu ve sivil bürokrasi iktidarın önemli bir kısmını elinde tutarken, halkın seçtiklerine ülke yönetiminin çok az bir kısmı bırakılıyordu. Mesela Ordu, Yargı, Milli Eğitim, Diyanet gibi kurumlar hiçbir zaman için halkın seçtiklerine emanet edilmemiştir. Adı geçen kurumlar her ne kadar hükümete bağlı kurumlar olsa da iktidarların bu kurumlar üzerinde hiçbir zaman iktidarı olmamıştır!

Şayet, her hangi bir iktidar kendisini sahiden iktidar zannederek Yargı’ya, Ordu’ya, Üniversite’ye, Milli Eğitime, Diyanete hükmetmek istese, bu durum derhal bürokratik iktidar tarafından karşılık bulur ve halkın seçtiklerinin hükmetmesine izin verilmez. Bu arada meydana gelecek ekonomik, siyasi, sosyal ve dış politikaya ilişkin istikrarsızlıklar da bürokratik iktidarı asla bağlamaz. Çünkü davul halkın seçtiklerinin omzundadır! İşin ilginç yanı da halk bütün olup-bitenlerden bürokratik iktidarı sorumlu tutmaz, sorumlu olanlar daima kendi seçtikleridir. Şayet vatandaş bir bürokratla karşılaşırsa ceketini ilikler, saygılı bir şekilde bürokratla ilişki kurar. Ama herhangi bir parlamenter, siyasetçi ile karşılaşsa neredeyse yakasına yapışır ve hesap sorar. Mesela Ankara’da uzun süreden beri tekel işçilerinin grevi var. Türkiye’nin muhtelif illerinde de bu greve destek eylemleri oldu. 28 Şubat 2010’da Malatya’da da devam eden tekel işçilerine destek eylemine Devlet Bakanı’nın geleceği söylenmiş ve de resmi bir makam aracı eylem mahalline geldiğinde işçiler aracın içerisinde Bakan olduğu gerekçesiyle yumurta yağmuruna tutarlar. Fakat anlaşılır ki o araç Bakan’ın değil, Malatya Valisinin aracı ve içerisinde de Malatya Valisi var. Bu durum karşısında greve destek veren işçiler hem şaşkınlık hem de pişkinlik içerisinde Vali’den özür dilerler ve mazeret olarak da; “Sayın Valimizden özür dileriz, biz o aracı Devlet Bakanı’nın aracı zannettik.” Derler.

Durum bu. Halk genelde kendi seçtiklerinin yakasına yapışır ama kendi seçtiklerini alaşağı edenlere ise bırakın yakalarına yapışmayı, onlara alkış tutar. 27 Mayıs sonrası, 12 Mart sonrası, 1980 sonrası, 28 Şubat sonrası böyle olmadı mı? Şimdi de böyle olması için çaba sarf edilmiyor mu?

Sanıyorum burada şu soruyu sormamız ve irdelememiz gerekiyor: Türkiye’de darbeler niçin oluyor ve halk darbeler ve darbeciler karşısında niçin edilgen bir halde?

Türkiye’nin gerek uzak ve gerekse yakın tarihi bu soruya aslında cevap vermekte. Halk, gerek aşiretler ve gerekse kabileler halinde yaşasın eğer kendi aralarında ittifak sağlarlarsa ve yönetime getirdikleri kimseleri bürokrat ya da seçilmişleri denetler, takip ederlerse genelde istikrarı yakalayabilmişlerdir. Selçukluların Moğol İstilası sonrası ayakta kalmasının zorlaştığı bir zamanda, Anadolu’nun muhtelif yerlerinde aşiretler, sülaleler, kabileler halinde yaşayan ve her biri beylik olan insanlar Osmanoğulları’nın liderliğinde bir araya geldiler ve Selçuklunun bıraktığı boşluğu hemen doldurarak istikrarlı, genişleyen, büyüyen bir devlet yapısını ikame ettiler. Osmanlı hızla büyüdü. Büyüdükçe de muhalifleri artmaya başladı. Ve maalesef bu muhaliflerin en can acıtıcısı Bizans Tekfurları değil, Osmanlı Bürokratları oldu. Kosova Zaferi’nin ardından 2. Murat’ın daha kırk yaşına yeni girmişken, 12 yaşındaki oğlu İkinci Mehmet lehine çekilme kararı almasının bildik sebepler dışında bir izahı olabilir. Yerini, almaları için hazırladığı oğullarından dördünü kaybeden İkinci Murat’ın, geride kalan tek şehzadesinin hayatından endişe ederek ya da kendisinin yokluğunda onun karşısına farklı hevesler içinde olması mümkün paşaların engel olarak çıkabileceğine, bunun sonuçta hanedanın önünü kesebileceğini düşünerek, bir değil iki kez, yani sıradan bir baba gibi sadece oğlunun saltanatını görme hevesiyle değil, bu konuda ne kadar kararlı olduğunu gösterecek şekilde altı asırlık Osmanlı tarihinde tek örnek olmak üzere hareket etmesinin herhalde bir anlamı olmalıdır. Tahta ilk çıkışını Edirne’de ilan eden İkinci Mehmet’in başkent Bursa’ya gitmesinin Çandarlı Halil Paşa tarafından engellenmesi Varna Savaşı sonrası Manisa yolculuğuna hazırlanan, önünün silah donanmış yeniçeriler tarafından kesilip ondan saltanat değişikliği kararından vazgeçmesinin istenmesi ve oğlunu tahttan indirmek üzere geri dönmeye zorlanması neyin işaretiydi dersiniz? Osmanlı tarihinde ilk isyan ve ihtilal hareketidir bu. (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İktidar Oyunu, sh. 17 Avni Özgürel).

Çandarlı Halil Paşa’dan beri Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi Paşaları iktidarları genellikle ‘KUMA’ gibi görmüşler ve içlerinden zaman zaman iktidarlara karşı başkaldırıyı, isyanı, darbeyi, muhtırayı görev addedenler çıkmıştır, çıkmaktadır ve çıkabilir… İşin ilginç yanlarından biri de gerek Osmanlı’da ve gerekse Cumhuriyet döneminde paşalar yalnız kalmamışlar, onların yardımına ilk koşanlar yargı mensupları olmuştur. Hatırlarsanız 1960 ihtilali sonrası o günün önde gelen hukukçularından bir heyet oluşturulur. Aralarında Hüseyin Nail Kubalı, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Muammer Aksoy gibi ünlülerin de olduğu heyet devrik iktidar mensuplarının nasıl ve neye göre yargılanacağını tartışırlar. İçlerinden biri; ‘Anayasayı kısmen tağyir ve tebdil’ etmekten yargılanacağını söyler. Bir başkası itiraz eder: ‘Böyle olmaz. Onlar Anayasayı kısmen tebdil ve tağyir etmiş olsalar bile biz tamamını ortadan kaldırdık’ der. Ve itiraz haklı bulunur. Bu kez bir başka hukuk üstadı (!) bir formül ortaya atar ve der ki: “Onları mahkemeyi kabul edebilecekleri, savunmaya geçebilecekleri bir suçla suçlayalım.” Ve suçlar bulunur, Bayar’a köpek davası, Menderes’e de bebek davası açılır. Her ikisi de bu suçlamalara karşı savunmaya geçtiklerinde mahkeme fiilen kabullenilmiş olur.

Osmanlı’dan günümüze darbe geleneği aksamadan devam etmekte. Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu ‘Ordu ve Politika’ adlı eserinin girişinde şöyle bir soru sorar: ‘Ordu politika yapar mı?’ diye. Cevabını da kendisi verir ve ordunun politikadan arî bir halinin olmadığını, bayramlarda şehir merkezlerine ‘TAK’ ları kurmalarından, askeri çarşı iznine çıkarırken en güzel ve temiz kıyafetleri giydirmesine kadar her halinin politika olduğunu ifade eder.

Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin darbelerle yaşamaları bir kader midir? Her halde değildir. Her ne kadar siyaset analistleri, sosyologlar bu topraklarda yaşayan insanların dini tercihlerinin İSLAM olmasından hareketle, bu toplumda ‘tebaa’ ve ‘itaat’ kültürünün egemen olduğu dolayısıyla darbelere halka rağmenci gelişmelere karşı toplumda bir tepki oluşmadığını ifade etseler de bu yanlış bir yaklaşımdır. Zira İslam hiçbir zaman için ‘tebaa’ olmayı, ‘itaat etmeyi’, ‘kul olmayı’ rasgelelik içerisinde ortaya koymamış, bunların hepsinin yerli yerince anlamlarının olduğunu vurgulamıştır. Ama şunu söyleyebiliriz; İslam’da yönetici Hakka, adalete, doğruya uyduğu sürece ona itaat etmek, Allah’a ve Rasulüne(a.s) itaat etmek gibidir. Kötülük, adaletsizlik, haksızlık söz konusu olduğunda bırakınız itaati, ona isyan etmek, onun yanlışını düzeltmek bir sorumluluktur. “İçinizden insanları hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun. İşte onlar muradına erenlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran 104). Ve yine: ‘Sizden biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmiyorsa dili ile düzeltsin; buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğuz etsin…’ İslam’ın bu temel ilkeleri dikkate alındığında İslam apolitik, edilgen, mistik bir birey ve toplum yapısını asla onaylamaz ve toplumda, yönetimde meydana gelen yozlaşmalarını anarşinin, terörün devamının vebalinin Müslüman’ın omuzlarında olduğunun altını çizer.

Ne var ki; zamanla Müslümanlar İslam’ın o temel öğretilerinin dışına çıkmışlar ya da çıkartılmışlar. İşte başka kültür ve öğretilerin etkisiyle edilgen, mistik, adam sende’ci ve devleti kutsayan bir Müslüman tipolojisi ve halk ortaya çıkmıştır. Elbette halkın, İslam’ın temel kaynaklarından uzak kalması hem bir kısım yöneticilerin hem de bürokratların hep işine gelmiştir. Hatta öyle ki içlerinde İslam’ı orijinal kaynaklarından öğrenen, öğretmek isteyen, zalim, zorbacı yönetimlere tavır alan, tavır almayı öğütleyenler hem yaşadıkları dönemde hem de tarih içerisinde unutturulmaya ya da yanlış anlaşılmasına çalışılmıştır.

İçinde yaşadığımız toplum Alevi’siyle, Sünni’siyle Hz. Ali’ye, Hz. Hüseyin’e ve evlatlarına hep muhabbet duyar. Onlar için gözyaşı döker, Kerbelâ her iki kesimin de ortak ızdırabıdır. Ama lütfen bakınız bu insanların Hz. Hüseyin’in asırlara sembol olacak direnişin şuuruna vakıf olduklarını söyleyebilir miyiz? Bu topraklarda yaşayan insanların birçoğu Hanefi mezhebinden. Peki, mezhep imamı olarak kabullendikleri İmam Ebu Hanife’nin Emevi ve Abbasi sultanlarına, yönetimlerine karşı direnişinden ne kadar haberdarlar? İslam’la hükmettiğini söyleyen Emevilerin ‘baş kadılık’ teklifini reddederken; ‘değil sizin baş kadılık teklifinizi kabul etmek, falanca mescidin kaç tane penceresi var, sayın deseniz onu bile kabul etmem. Çünkü siz zalimsiniz. Zalime itaat edersem zulmüne ortak olmuş olurum.’ Der. Şimdi sözüm ona Hanefi olan bu ülke Müslümanlarının ‘itaat’ kültürünü, bırakınız Kuran ve sünnete dayandırmayı, mezhep imamlarının görüşlerine bile ters düşmekte.

Anadolu topraklarında yetişmiş iki ismi ele alalım. Yunus Emre ve İmam Birgivi. Asıl adı Takiyüddin Mehmed olan İmam Birgivi 1523 Balıkesir doğumludur, tarihler İmam Birgivi’nin son derece dürüst, tavizsiz bir ilim adamı olduğunu söylerler. Bilhassa zamanında var olan bidat ve hurafelere karşı mücadele etmiş, devrin yöneticilerinden uzak kalmış, daha çok halkın Kuran ve sünnet merkezli anlayış ve yaşayış sahibi olması için çaba sarf etmiş bir Müslüman, bir âlim. Yunus Emre ise 14. yy.da yaşamış, hayatı, hayat hikâyesi fazla da bilinmeyen, arı-duru Türkçesinin ve divanın dışında fazla da tanınmayan birisi. Ancak ona atfedilen öyle sözler var ki bunları ‘tevhid’ adına kabullenmek mümkün değil. Mesela; ‘Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.’ Allah aşkına! Ne demek bu? Birileri tarih boyunca Yunus Emre hayranlarına anlatmaz mı: ‘Ey Yunus! Ete kemiğe bürünen sensin, senden başkası değil’ demez mi? Diğer yandan bir zamanlar Ali Ekber Çiçek’in yorumladığı bir türkünün dizelerinde: ‘Musa ile Tur Dağı’nda Ali’yi gördüm Ali’yi’ sözleri geçer. Ne demek bu? Hz. Musa Tur Dağı’nda Allah ile mülâki oldu. Ali’nin Tur Dağı’nda işi ne? Sonuç olarak hem resmi ideoloji hem de toplum önderleri bu toplumu dünden bugüne doğruya, gerçeği görmeye çağırmazlar. Yunus’a verdikleri önemi, Mevlana’ya gösterdikleri ilgiyi İmam Birgivi ve benzerlerinden esirgerler. Sonuç olarak da aidiyeti meçhul halk yığınları ile yüz yüze geliriz. Aidiyeti olmayan, kitabını, peygamberini, Salih mezhep imamlarını, saygın âlimlerini, ülkesini, dünyasını tanımayan bir toplumun da edilgenliği, çaresizliği İslam’a ve onun değerlerine mal edilemez. Bu şekilde olan toplumların da başlarında birilerinin boza pişirmeleri kaçınılmaz olur.

Aslında darbe ve darbelerle yaşamak bu milletin kaderi olmadığı gibi, bu bağlamdaki suç da sadece darbecilerin değil, ona ‘dur’ diyemeyen, tavır ortaya koyamayan, bilinçsiz halk kitlelerinin, yine aidiyet sorunu yaşayan toplum önderlerinindir. Çare toplumun her katmanının yeniden insan merkezli eşyayı, İslam’ı tanıması ile zararı ve faydayı belirleyen siyaset bilincine ulaşması ve yaşamasından geçer…




0 Yorum - Yorum Yaz
Hava Durumu

 
Haber
 

DARBE SENARYOLARI ve ENGELLENEMEYEN PKK TERÖRÜ

ALİ KAÇAR


DEMOKRASİ VE SEÇİMLER

SÜLEYMAN ASLANTAŞ


ABD-İSRAİL İLİŞKİLERİ HER ZAMANKİ GİBİ…

AMERİKANIN SESİNDEN AKTARAN: CELAL SANCAR


MÜŞRİK

ŞAHİN ÖZDAŞ


DEŞİFREDE HER SÖZ, HER BİLGİ, HER KARE ÖNEMLİDİR

NECDET YÜKSEL


GÜLE GÜLE ÜSTADIM

ERDAL BAYRAKTAR


AÇILIM BAŞARISIZLIĞA MAHKÛM(DU)! II

BÜNYAMİN ATEŞ


KURUMLARI ELE GEÇİRME

MAHMUT CELAL ÖZMEN


GAZZE'NİN KAPILARI

Dan EPHRON / Çev: İsmail CEYLAN


RAHMETLE YOLCULUK

HAYRİYE BİCAN


RAMAZAN VE RUH TERBİYESİ

KADİR SEVEN


RAMAZAN AYI ve ÇOCUKLARIMIZ

İDRİS GÖKALP


RAMAZAN ve ORUÇ İKLİMİ

FATİH PALA


HALİFE HZ. ÖMER I

NAZİFE ACISU


SANA LAYIK OLAMADIK EFENDİM

AYTEN CEYLAN


ÇOCUK EĞİTİMİ DUA İLE BAŞLAR

İSA MEMİŞOĞLU


AYET ve HADİSLER IŞIĞINDA BİLİM

KÜBRA CEYLAN


FIKH'IN BABASI EBU HANİFE

LEYLA ÖZCAN


SOSYAL AÇIDAN İNSAN

SÜMEYRA ARSLAN


MÜSLÜMAN KARDEŞLER HAREKETİNİN TÜRKİYEYE ETKİLERİ IV

ABDURRAHMAN BURSEVİ


BASINDAN SEÇMELER

AYSEL ARPACI


İNŞAAT USTASI ve MEZAR

VEYSEL ALTUNTAŞ


KİTAP TANITIMI: FİZİLÂL-İ İMAN

AYŞE MERVE ADANUR


İNCE DOKUNUŞLAR

FATİH PALA


RUKEN

AYDIN IŞIK



 
Web sağlayıcı: Yurdum Yazılım