| SÜLEYMAN ARSLANTAŞ / DARBELER BİR KADER Mİ? |
|
DARBELER BİR KADER Mİ?
27
Mayıs 1960 ihtilalinin ardından Türkiye istikrarsız bir dönem geçirdi. 1965’e kadar
çeşitli
koalisyon hükümetleri kuruldu. CHP, 1950’den beri göremediği iktidarı
27 Mayıs ihtilâli sonrası gördü ve İnönü bir dönem de olsa tekrar
başbakan oldu. İnönü 20 Kasım 1961’den 21 Şubat 1965’e kadar üç hükümete
başbakanlık yaptı. 1965 seçimleri ardından Adalet Partisi 450
milletvekili olan parlamentoda 240 milletvekili ile tek partili hükümeti kurdu.
İyi-kötü bir istikrar sağlanmıştı. Fakat oradan iki yıl geçmeden
sokaklar, kışlalar, üniversiteler hareketlenmeye başladı. Bir taraftan
Kıbrıs merkezli Türk-Yunan sürtüşmeleri, diğer yönden Org. Cemal Tural’ın
genelkurmay Başkanı olduğu silahlı Kuvvetlerde kıpırdanmalar kendini
gösteriyordu. Fakülteler işgal ediliyor, boykotlar birbirini takip ediyor ve
bu arada da Ana Muhalefet lideri İsmet İnönü: “İşgal de bir, boykot da bir.” Diyor ve
iktidarın başı olan Demirel’de: “Kızılay’ın yolları yürünmekle aşınmaz.” Diyordu. Böyle
hengâmeli bir ortamda Türkiye 1969 seçimlerine gitti. Adalet Partisi bu
kez de 450 milletvekilinin 256’sını alarak iktidar oldu. Halkın tercihi
olan iktidar ne üniversiteleri ne sendikaları ne de ordu’yu memnun etmedi.
1969 seçimleri; askerin, sendikaların, üniversitelerin ve en önemlisi de
ana muhalefet CHP’nin zımni ittifakına neden oldu. Ve özellikle CHP’nin
kışkırtmaları ile 1969–1971 yılları oldukça hareketli geçti. Netice itibarı ile de halkın iradesinin yansıdığı
varsayılan parlamentoda 256 milletvekili ile iktidar olan Demirel
hükümetine karşı 12 Mart muhtırası verilerek yeni ve fakat sonu bir
başka ve çok kanlı bir ihtilâlle bitecek istikrarsızlık süreci başladı… Dikkat edilirse 1950’de elde edilen istikrar
1960’da ihtilâlle bozuldu. 1965 sonrası yakalanan istikrar 1971
muhtırası ile sona erdirildi. 1980 sonrasında oluşturulan anayasa ile de
yani 82 Anayasası denilen yasa ile de müdahaleler devamlı hale
getirildi. Aslında 1982 Anayasası varken askerin fiili müdahalesine
gerek yoktu. Çünkü adı geçen Anayasa 1961 Anayasasını da aratacak bir
biçimde iktidarı bürokrasi ile parlamento arasında paylaştıran bir
anayasaydı. Yargı, ordu ve sivil bürokrasi iktidarın önemli bir kısmını
elinde tutarken, halkın seçtiklerine ülke yönetiminin çok az bir kısmı
bırakılıyordu. Mesela Ordu, Yargı, Milli Eğitim, Diyanet gibi kurumlar
hiçbir zaman için halkın seçtiklerine emanet edilmemiştir. Adı geçen kurumlar her ne
kadar hükümete bağlı kurumlar olsa da iktidarların bu kurumlar üzerinde
hiçbir zaman iktidarı olmamıştır! Şayet, her hangi bir iktidar kendisini sahiden iktidar
zannederek Yargı’ya, Ordu’ya, Üniversite’ye, Milli Eğitim’e, Diyanete hükmetmek
istese, bu durum derhal bürokratik iktidar tarafından karşılık bulur ve
halkın seçtiklerinin hükmetmesine izin verilmez. Bu arada meydana
gelecek ekonomik, siyasi, sosyal ve dış politikaya ilişkin
istikrarsızlıklar da bürokratik iktidarı asla bağlamaz. Çünkü davul
halkın seçtiklerinin omzundadır! İşin ilginç yanı da halk bütün
olup-bitenlerden bürokratik iktidarı sorumlu tutmaz, sorumlu olanlar
daima kendi seçtikleridir. Şayet vatandaş bir bürokratla karşılaşırsa
ceketini ilikler, saygılı bir şekilde bürokratla ilişki kurar. Ama
herhangi bir parlamenter, siyasetçi ile karşılaşsa neredeyse yakasına
yapışır ve hesap sorar. Mesela Ankara’da uzun süreden beri tekel
işçilerinin grevi var. Türkiye’nin muhtelif illerinde de bu greve destek
eylemleri oldu. 28 Şubat 2010’da Malatya’da da devam eden tekel
işçilerine destek eylemine Devlet Bakanı’nın geleceği söylenmiş ve de
resmi bir makam aracı eylem mahalline geldiğinde işçiler aracın
içerisinde Bakan olduğu gerekçesiyle yumurta yağmuruna tutarlar. Fakat
anlaşılır ki o araç Bakan’ın değil, Malatya Valisinin aracı ve
içerisinde de Malatya Valisi var. Bu durum karşısında greve destek veren
işçiler hem şaşkınlık hem de pişkinlik içerisinde Vali’den özür dilerler ve mazeret
olarak da; “Sayın Valimizden özür dileriz, biz o aracı Devlet Bakanı’nın
aracı zannettik.” Derler. Durum bu. Halk genelde kendi seçtiklerinin
yakasına yapışır ama kendi seçtiklerini alaşağı edenlere ise bırakın
yakalarına yapışmayı, onlara alkış tutar. 27 Mayıs sonrası, 12 Mart
sonrası, 1980 sonrası, 28 Şubat sonrası böyle olmadı mı? Şimdi de böyle
olması için çaba sarf edilmiyor mu? Sanıyorum burada şu soruyu sormamız ve irdelememiz gerekiyor:
Türkiye’de darbeler niçin oluyor ve halk darbeler ve darbeciler
karşısında niçin edilgen bir halde? Türkiye’nin gerek uzak ve gerekse yakın tarihi bu soruya
aslında cevap vermekte. Halk, gerek aşiretler ve gerekse kabileler
halinde yaşasın eğer kendi aralarında ittifak sağlarlarsa ve yönetime
getirdikleri kimseleri bürokrat ya da seçilmişleri denetler, takip
ederlerse genelde istikrarı yakalayabilmişlerdir. Selçukluların Moğol İstilası sonrası
ayakta kalmasının zorlaştığı bir zamanda, Anadolu’nun muhtelif
yerlerinde aşiretler, sülaleler, kabileler halinde yaşayan ve her biri
beylik olan insanlar Osmanoğulları’nın liderliğinde bir araya geldiler ve Selçuklunun
bıraktığı boşluğu hemen doldurarak istikrarlı, genişleyen, büyüyen bir devlet
yapısını ikame ettiler. Osmanlı hızla büyüdü. Büyüdükçe de muhalifleri
artmaya başladı. Ve maalesef bu muhaliflerin en can acıtıcısı Bizans
Tekfurları değil, Osmanlı Bürokratları oldu. Kosova Zaferi’nin ardından
2. Murat’ın daha kırk yaşına yeni girmişken, 12 yaşındaki oğlu İkinci Mehmet lehine çekilme
kararı almasının bildik sebepler dışında bir izahı olabilir. Yerini,
almaları için hazırladığı oğullarından dördünü kaybeden İkinci Murat’ın, geride kalan
tek şehzadesinin hayatından endişe ederek ya da kendisinin yokluğunda
onun karşısına farklı hevesler içinde olması mümkün paşaların engel
olarak çıkabileceğine, bunun sonuçta hanedanın önünü kesebileceğini
düşünerek, bir değil iki kez, yani sıradan bir baba gibi sadece oğlunun
saltanatını görme hevesiyle değil, bu konuda ne kadar kararlı olduğunu
gösterecek şekilde altı asırlık Osmanlı tarihinde tek örnek olmak üzere
hareket etmesinin herhalde bir anlamı olmalıdır. Tahta ilk çıkışını Edirne’de ilan eden İkinci Mehmet’in başkent
Bursa’ya gitmesinin Çandarlı Halil Paşa tarafından engellenmesi Varna Savaşı
sonrası Manisa yolculuğuna hazırlanan, önünün silah donanmış
yeniçeriler tarafından kesilip ondan saltanat değişikliği kararından
vazgeçmesinin istenmesi ve oğlunu tahttan indirmek üzere geri dönmeye
zorlanması neyin işaretiydi dersiniz? Osmanlı tarihinde ilk isyan ve
ihtilal hareketidir bu. (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İktidar Oyunu, sh. 17
Avni Özgürel). Çandarlı Halil Paşa’dan
beri Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi Paşaları iktidarları genellikle ‘KUMA’
gibi görmüşler ve içlerinden zaman zaman iktidarlara karşı başkaldırıyı, isyanı,
darbeyi, muhtırayı görev addedenler çıkmıştır, çıkmaktadır ve çıkabilir…
İşin ilginç yanlarından biri de gerek Osmanlı’da ve gerekse Cumhuriyet
döneminde paşalar yalnız kalmamışlar, onların yardımına ilk koşanlar
yargı mensupları olmuştur. Hatırlarsanız 1960 ihtilali sonrası o günün önde gelen
hukukçularından bir heyet oluşturulur. Aralarında Hüseyin Nail Kubalı,
Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Muammer Aksoy gibi ünlülerin de olduğu heyet devrik
iktidar mensuplarının nasıl ve neye göre yargılanacağını tartışırlar.
İçlerinden biri; ‘Anayasayı kısmen tağyir ve tebdil’ etmekten yargılanacağını
söyler. Bir başkası itiraz eder: ‘Böyle olmaz. Onlar Anayasayı kısmen
tebdil ve tağyir etmiş olsalar bile biz tamamını ortadan kaldırdık’ der.
Ve itiraz haklı bulunur. Bu kez bir başka hukuk üstadı (!) bir formül
ortaya atar ve der ki: “Onları mahkemeyi kabul edebilecekleri, savunmaya
geçebilecekleri bir suçla suçlayalım.” Ve suçlar bulunur, Bayar’a köpek
davası, Menderes’e de bebek davası açılır. Her ikisi de bu suçlamalara
karşı savunmaya geçtiklerinde mahkeme fiilen kabullenilmiş olur. Osmanlı’dan günümüze darbe geleneği aksamadan
devam etmekte. Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu ‘Ordu ve Politika’ adlı
eserinin girişinde şöyle bir soru sorar: ‘Ordu politika yapar mı?’ diye.
Cevabını da kendisi verir ve ordunun politikadan arî bir halinin olmadığını,
bayramlarda şehir merkezlerine ‘TAK’ ları kurmalarından, askeri çarşı
iznine çıkarırken en güzel ve temiz kıyafetleri giydirmesine kadar her
halinin politika olduğunu ifade eder. Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin darbelerle
yaşamaları bir kader midir? Her halde değildir. Her ne kadar siyaset
analistleri, sosyologlar bu topraklarda yaşayan insanların dini
tercihlerinin İSLAM olmasından hareketle, bu toplumda ‘tebaa’ ve ‘itaat’
kültürünün egemen olduğu dolayısıyla darbelere halka rağmen’ci gelişmelere karşı
toplumda bir tepki oluşmadığını ifade etseler de bu yanlış bir
yaklaşımdır. Zira İslam hiçbir zaman için ‘tebaa’ olmayı, ‘itaat
etmeyi’, ‘kul olmayı’ rasgelelik içerisinde ortaya koymamış, bunların
hepsinin yerli yerince anlamlarının olduğunu vurgulamıştır. Ama şunu
söyleyebiliriz; İslam’da yönetici Hakka, adalete, doğruya uyduğu sürece
ona itaat etmek, Allah’a ve Rasulüne(a.s) itaat etmek gibidir. Kötülük,
adaletsizlik, haksızlık söz konusu olduğunda bırakınız itaati, ona isyan
etmek, onun yanlışını düzeltmek bir sorumluluktur. “İçinizden insanları
hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten nehyeden bir topluluk
bulunsun. İşte onlar muradına erenlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran 104). Ve yine:
‘Sizden biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle düzeltsin. Buna gücü
yetmiyorsa dili ile düzeltsin; buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle
buğuz etsin…’ İslam’ın bu
temel ilkeleri dikkate alındığında İslam apolitik, edilgen, mistik bir
birey ve toplum yapısını asla onaylamaz ve toplumda, yönetimde meydana
gelen yozlaşmalarını anarşinin, terörün devamının vebalinin Müslüman’ın
omuzlarında olduğunun altını çizer. Ne var ki; zamanla Müslümanlar İslam’ın o temel öğretilerinin
dışına çıkmışlar ya da çıkartılmışlar. İşte başka kültür ve öğretilerin
etkisiyle edilgen, mistik, ‘adam sende’ci ve devleti kutsayan bir Müslüman
tipolojisi ve halk ortaya çıkmıştır. Elbette halkın, İslam’ın temel
kaynaklarından uzak kalması hem bir kısım yöneticilerin hem de
bürokratların hep işine gelmiştir. Hatta öyle ki içlerinde İslam’ı
orijinal kaynaklarından öğrenen, öğretmek isteyen, zalim, zorbacı yönetimlere tavır alan,
tavır almayı öğütleyenler hem yaşadıkları dönemde hem de tarih
içerisinde unutturulmaya ya da yanlış anlaşılmasına çalışılmıştır. İçinde yaşadığımız toplum Alevi’siyle, Sünni’siyle Hz. Ali’ye, Hz. Hüseyin’e
ve evlatlarına hep muhabbet duyar. Onlar için gözyaşı döker, Kerbelâ her iki kesimin de ortak ızdırabıdır. Ama lütfen bakınız
bu insanların Hz. Hüseyin’in asırlara sembol olacak direnişin şuuruna
vakıf olduklarını söyleyebilir miyiz? Bu topraklarda yaşayan insanların
birçoğu Hanefi mezhebinden. Peki, mezhep imamı olarak kabullendikleri
İmam Ebu Hanife’nin Emevi ve Abbasi sultanlarına, yönetimlerine karşı
direnişinden ne kadar haberdarlar? İslam’la hükmettiğini söyleyen
Emevilerin ‘baş kadılık’ teklifini reddederken; ‘değil sizin baş kadılık
teklifinizi kabul etmek, falanca mescidin kaç tane penceresi var, sayın
deseniz onu bile kabul etmem. Çünkü siz zalimsiniz. Zalime itaat
edersem zulmüne ortak olmuş olurum.’ Der. Şimdi sözüm ona Hanefi olan bu
ülke Müslümanlarının ‘itaat’ kültürünü, bırakınız Kur’an ve sünnete dayandırmayı,
mezhep imamlarının görüşlerine bile ters düşmekte. Anadolu topraklarında yetişmiş iki ismi ele
alalım. Yunus Emre ve İmam Birgivi. Asıl adı Takiyüddin Mehmed olan İmam
Birgivi 1523 Balıkesir doğumludur, tarihler İmam Birgivi’nin son derece
dürüst, tavizsiz bir ilim adamı olduğunu söylerler. Bilhassa zamanında
var olan bidat ve hurafelere karşı mücadele etmiş, devrin
yöneticilerinden uzak kalmış, daha çok halkın Kuran ve sünnet merkezli
anlayış ve yaşayış sahibi olması için çaba sarf etmiş bir Müslüman, bir
âlim. Yunus Emre ise 14. yy.da yaşamış, hayatı, hayat hikâyesi fazla da
bilinmeyen, arı-duru Türkçesinin ve divanın dışında fazla da tanınmayan
birisi. Ancak ona atfedilen öyle sözler var ki bunları ‘tevhid’ adına
kabullenmek mümkün değil. Mesela; ‘Ete kemiğe büründüm, Yunus diye
göründüm.’ Allah aşkına! Ne demek bu? Birileri tarih boyunca Yunus
Emre hayranlarına
anlatmaz mı: ‘Ey Yunus! Ete kemiğe bürünen sensin, senden başkası değil’ demez
mi? Diğer yandan bir zamanlar Ali Ekber Çiçek’in yorumladığı bir türkünün
dizelerinde: ‘Musa ile Tur Dağı’nda Ali’yi gördüm Ali’yi’ sözleri geçer. Ne
demek bu? Hz. Musa Tur Dağı’nda Allah ile mülâki oldu. Ali’nin Tur
Dağı’nda işi ne? Sonuç olarak hem resmi ideoloji hem de toplum önderleri
bu toplumu dünden bugüne doğruya, gerçeği görmeye çağırmazlar. Yunus’a
verdikleri önemi, Mevlana’ya gösterdikleri ilgiyi İmam Birgivi ve
benzerlerinden esirgerler. Sonuç olarak da aidiyeti meçhul halk
yığınları ile yüz yüze geliriz. Aidiyeti olmayan, kitabını,
peygamberini, Salih mezhep imamlarını, saygın âlimlerini, ülkesini, dünyasını tanımayan
bir toplumun da edilgenliği, çaresizliği İslam’a ve onun değerlerine mal
edilemez. Bu şekilde olan toplumların da başlarında birilerinin boza pişirmeleri kaçınılmaz
olur. Aslında darbe ve
darbelerle yaşamak bu milletin kaderi olmadığı gibi, bu bağlamdaki suç
da sadece darbecilerin değil, ona ‘dur’ diyemeyen, tavır ortaya
koyamayan, bilinçsiz halk kitlelerinin, yine aidiyet sorunu yaşayan
toplum önderlerinindir. Çare toplumun her katmanının yeniden insan
merkezli eşyayı, İslam’ı tanıması ile zararı ve faydayı belirleyen
siyaset bilincine ulaşması ve yaşamasından geçer…
0 Yorum - Yorum Yaz
|