Ana Sayfa Hakkımızda Forum Dosyalar Foto Galeri Mesaj Panosu İletişim
Üye Girişi
Genç Birikim
 
 134. Sayı
 Son Sayı
 Yazarlar
 İktibaslar
 Videolar (8)
 Arşiv
 Linkler
Linkler
 
 ummetiz.biz
 vakit
 ilkav
 haksöz
 özgünduruş
 medeniyet
 radyodenge
 zeynepder
 muttaki
 haber7
Site Haritası
ŞAHİN ÖZDAŞ / KUTSAL DEVLET

Sana verse birisi bir fulusi

Yahut bir ev verip kılsan cülusi

Veren Allah’tır anla bu hususi

Anı etmiş vekil anla nusüsi

 

Eğer sana birisi bir para verse veyahut bir ev verse de o evde otursan, anlaman lazımdır ki veren aslında Allah (cc)’tır. Sadece o kişiyi vekil tayin etmiştir. Bunlar senin için bir vaaz, bir delil, bir nasihat olduğunu anlaman lazımdır. Diyor risale-i kudsiye’nin yazarı Mustafa İsmet Garibullah Efendi. Esasında doğru da diyor. Yalınızca ne var ki, kendisinin yazmış olduğu kitabının ismine “kutsallık” izafe edince burada Müslümanların durup bir daha düşünmesi gerekir. Her şeyi “Veren Allah (cc)’tır anla bu hususi” derken kutsallığın mahiyetinin ne olduğunu ve kutsallık sıfatının da Allah (cc) tarafından verilebileceğini düşünmemek ne acı.

Oysa İslam dininde kudsiyet, bir sözün veya kelimenin, insan ve diğer varlıkların, yapılan iş ve hareketlerin, zaman ve mekânın “Allah (cc) tarafından” manevî bir değer olarak verilmesi, hürmete layık vasıflandırması, yaratanını bilen kullar tarafından da “hürmet etmek” manasında anlaşılması ve uygulamaya konulmasıdır. Örnek verecek olursak; Kudüs, İslam inancında özel bir yere ve kudsiyete sahiptir. Zaten adı da kudsiyetine işaret eder. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa’yı bağrında barındırması ve Rasulullah (sav)’ın İsra ve Mirac mucizesine şahit olması bu üstünlüğünün sebeplerinin başında gelir. Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir.” (İsra–17/1) Burada, ayet-i celile’ye dikkat edilirse Mescid-i Aksa’dan “çevresini mübarek kıldığımız” şeklinde söz edilmektedir. Mescid-i Aksa’nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer kutsal Filistin devleti topraklarıdır.

Esasında devlet; (sosyal, üst yapı kurumu) toprak, halk ve yönetim mekanizması (rejim) gibi üç asli unsurun bir arada olması anlamına gelir. Bu açıdan insanlar da kendi cinsleriyle bir araya gelmiş mahalle, köy, kasaba ve şehir kurmuş sonra da bunları örgütleyerek, kabul gördükleri mefhumları, ölçüleri ve kanaatleri belli bir toprak parçası üzerinde infaz edip, yükledikleri sıfatlarla “Devlet”i meydana getirmişlerdir. Krallık devleti, saltanat devleti, ulus devlet, feodal devlet, monarşi devlet, global devlet, laik devlet, Kemalist devlet, demokratik devlet, dinsiz devlet, cumhuriyetçi devlet, Yahudi devleti, İslam devleti, gibi.

Müslüman kullar; Allah (cc)’ın hükümlerinin imani yönden tespiti ve ibadet yönüyle de uyguladığı sonucu değer taşıyacağından tağuti sistemlerin diyalog, uzlaşma ve yok etme politikalarına karşı “İslam şeriatı’yla” yönetilmek mecburiyetindedirler. “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? (Cahilliye kanunu ile yönetilmek mi istiyorlar?) Kesin bilgiye inanan (kalben mutmain olan) insanlar için hükmü, (kanun koyucu) Allah’tan daha güzel olan kimdir?”(Maide–5/50) ayeti ile de gücün ve hükmün sadece Allah (cc)’a ait olduğu gerçeğini bilirler. Bu nedenle de yeryüzünden fitneyi kaldırmak ve Allah (cc)’ın hükümlerini hâkim kılmak için gönderilmiş tek ve en hayırlı ümmet olmanın bilinci içerisinde kalarak İslam Şeriatı hükümlerine göre yönetilecek ümmetin oluşturacağı kutsal “İslam Devleti’ni” oluşturmak zorundadırlar.

Zira bütün batıl sistemlerde, kaynağını insanların kafatası ve kafa yapısından alan “devlet” kavramı, İslam dininde kaynağını yalnızca “Vahiy”den alır. Hem bir toprağı vatan edinerek kutsal “İslam Devletinioluşturmak, vahiyle gelen hükümlerin hukuksal ortamlarda uygulamak ve hem de İslam şeriatı hükümlerini uygulama alanlarına taşımak Müslümanlar üzerine farz olur. Vahyin uygulama alanında hakikate ulaşması ise “Şura ve İmama bey’at” yoluyla olunca da Allah (cc) Teala’nın emirleri hâkim olma durumuna getirilir ki ancak o zaman devlete kutsallık izafe edilebilir. Amaç; inançlarından dolayı insanların güdülmesine, sürülmesine, süründürülmesine izin vermeden Allah (cc)’ın hükümlerini insanlara tebliğ etme, hükümleri uygulattırma ve bu uygulamaları da denetlemektir. Demek oluyor ki; Ancak Allah (cc) Tealanın şeriatında belirttiği kutsallar için ölümü göze alan, göğüs göğüse vuruşan, harbeden, vuruşarak can verenler Allah (cc)’ın kutsal saydığı “Şehid’lik” sıfatını hak ederler. İslam şeriatında Şehidlik: “En mükemmel manada şahidlik eden”, bir dava ve bir inanç için, kendi hayatını bilerek feda etmek veya feda etmeyi baştan göze alıp öyle bir mücadelede dünya hayatını terk etmek, kanıyla Allah’ın (cc) varlığına “Şahidlik” yapmaktır. Yani şehid: sadece “Allah (cc)’ın dininin korunması ve yüceltilmesi hedefine yönelik olarak yapılan bir mücadele, dünya hayatını bilerek ve benimseyerek feda edenlere, İslamın verdiği bir yüce manevi makam” yani Allah (cc)’ın askeridir. (Cündullah.)

Afyon Müftülüğü 2006 yılında yaptırmış olduğu beş şıklı bir araştırmada, “Şehid kime denir?” diye sormuş. Şıklar şöyle: A- Savaşta ölen kimseye, B- Allah (cc) yolunda öldürülen Müslüman’a, C- Savaşta yaralanıp evde ölene, D- Görevi başında ölene, E- Bilmiyorum. Aslında bu sorular akla bazı soruları da beraberinde getirir. Şöyle ki, savaşta ölen bir ateist ya da mesela gayrimüslime de şehid denir mi? Türkiye’de görevi başında iken ölen Papaz için, kilise kapısında cenaze töreni düzenlenirken, generaller ne yapacaklar? Arkasından Fatiha mı okuyacaklar? İstavroz çıkartmayacaklarına göre, peki ne? Görevi başında derken, nasıl bir “Görev” bu? Her görev kutsal mı? Seküler bir rejimin kutsal görevi olabilir mi?

Vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun rızasına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler, Allah (cc)’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad ederler. Dolayısıyla bütün demokratik veya ideolojik sistemler, Allah (cc)’ın emir ve yasaklarıyla çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün rejimler, açıkçası İslam’ın dışındaki bütün sistemler tağuti özellikler taşıdığından kutsal sayılmazlar. Bu sistemler için can verenler de İslam şeriatında şehid sayılmazlar, olamazlar da.

Uzun yıllar batıl rejimin politikaları ve sahte politikacılar yüzünden ağzı emzikli bebeler, taze fidan delikanlılar, eli kınalı gelinler gibi binlercesine bu ülke mezar oldu. Yaşmaklı iki büklüm nineler, yetmişinde gözü yaşlı sakallı çelimsiz dedelerle, askere gönderdiği oğlunun künye plakasının geri gelişinde “vatan sağ olsun” feryatlarıyla tabutlara kapanan çulsuz anne babalar, cenazelerinin önünde yaralı bağır ve duygu seli içinde dizlerini döverken, birileri halkın “anlamsız kutsallara” verdiği önemleri çok iyi tespit ettiklerinden maktul erin ailesini gaza getirip ondan zorla; “Bir evladım şehit oldu, bin evladım feda olsun” demeçleri aldırarak, Allah (cc)’ın kutsal saydığı “ mübarek kılınan toprak” ayetini istismar ederler. Ve yine bazı rantçı kurnazlar da bu ayeti demokratik laik sistemle yönetilen toprak adına kullanarak ahkam kesip “Şehitler ölmez, vatan bölünmez”, “Bu vatan bizimdir bizim kalacak”, “kanları yerde kalmayacak” gibi sloganlar attırarak, kan ve intikam kıvılcımını daha da körükleyip aralardan sıvışarak resepsiyon kokteylinde yerlerini almaya koşarlar.

Allah (cc)’a savaş açmış bir laiklik anlayışını benimsemiş olanlar, Allah (cc)’a ait olan kutsal kavramları hangi yetkiye dayanarak dağıtabilirler? Zaten, nefsin putlaştırdığı değerleri benimsemiş şehirli ailelerde dine dayalı ölüm veya ölüme teselli veren İslami kavramlar tartışılmaz da, konuşulmaz da, önemsenmez de. İslam inancından uzaklaştırılmış bu tip insanların çoğu makamlarla beraber işgal edicileri de kutsadığından “İslami kişilik sahibi” tavırlarına rastlamakta pek mümkün olmaz buralarda. Onun için, İslam şeriatında geçen “kutsal kavramları” istismar ederek hitap ettikleri kitle hedef olarak seçtikleri genellikle büyük ölçüde rahatlıkla aldatılabilir görünen saf Anadolu halkı ve vardan habersiz varoşlarda yaşayanlardır. Bunu çok iyi bilen siyasi, bürokratik iktidarla medya iktidarını elinde bulunduran “koçbaşları”, birtakım seküler kavramlara “kutsallık” vasfı atfederler. Bu da iktidarlarının bekası için cebren de olsa her türlü hak ve özgürlüğün feda edilebilineceği “kutsal devlet” inancına dayandırılır ki, kendi geleceklerini güvence altına alma bakımından paralellik arz eder.

Kurumlar bürokrasisi de dediğimiz, hazineden maaş alan memurlar topluluğu ile mevcut siyasetçiler ve egemen buyurganların “öz kazançlar” siyaseti çerçevesinde genişlettikleri statüler de “kutsal devlet” adını alır. Bu paralel doğrultuya karşı yöneltilen her türlü samimi ve içten eleştiriyi püskürtebilmek için, medya beraberliğinde, yapılan eleştirileri bir takım “Meczupların hezeyanları” olarak saydırıp, bastırmaya çalışırlar. Kutsal menfaatlerinin “Tek değer” yani kutsal devlet gibi algılanması için de, köktenci, dinci, gerici, hain vs. takma adlarına bir de “aşırı” ve “karanlık güçler” yakıştırması yaparak acımasızca saldırılar gerçekleştirir, halkın yükselen ve de yükselecek olan seslerini anında bertaraf ederler. Kutsallarla zayıf düşürülen insan karşısında “devlet” dev’leşip, azmanlaşarak ilk ezeceği, onu kutsallaştıran tebaa insanları olacaktır. Bu da insanları “Devletin kulları, köleleri” haline getirir. Açıkçası; Gerçek bir varlık olmayan “devlet”in kutsallık vasfıyla putlaştırılması “Ben devletim” diyenlerin putlaştırılmasıdır.

Politik düşünceler ürünü yaz-boz tahtasına dönüştürülen yasaların yanında yer alanlar her zaman “dost, milliyetçi, çağdaş, ilerici muhafazakâr”, karşısında olanlar ise “devlet düşmanlığı” ile itham edilir. Hıristiyanların teslisi gibi, yeminli din karşıtlarının adını kutsal koydukları saflarda yer alarak “Müslüman’ım” iddiasında bulunan aklı sığ birilerinin de “din-ü devlet” tesniyesi var. Devletin güvenliği, sağcılığı gerektiriyorsa “sağcılık” da kutsallar arasına girer “muhafazakârlık” da.

Oysa mutlak hakikatin kaynağı, İslam davetinin rehberi olan Kur’an, Müslümanları, İslam’ın dünya egemenliğini inşa sürecinde karşılaşacakları engeller konusunda hep bilgilendirmiştir.

Bu nedenle iman ikilem istemez. Allah (cc) birdir, ortağı yoktur. İnançlar buna göre ayarlanmalı, ameller de bu inançla törpülenmelidir. Hem beşeri sistemlere inanmak, hem de Allah (cc)’a sığınmak. Hiç böyle bir iman olabilir mi?

Allah (cc)’ı tanımayan, itaat etmeyip emirlerini gericilik, yaşayanlarını da gerici sıfatı ile yaftalayanlar isimleri Mustafa da olsa, Abdurrahman da olsa, Abdullah da olsa, Muhammed de olsa kâfirdir, ne için ölürse ölsün şehid olamazlar. Bu da böylece biline.

DUA BUYURUNUZ.




0 Yorum - Yorum Yaz
Hava Durumu

 
Haber
 

DARBE SENARYOLARI ve ENGELLENEMEYEN PKK TERÖRÜ

ALİ KAÇAR


DEMOKRASİ VE SEÇİMLER

SÜLEYMAN ASLANTAŞ


ABD-İSRAİL İLİŞKİLERİ HER ZAMANKİ GİBİ…

AMERİKANIN SESİNDEN AKTARAN: CELAL SANCAR


MÜŞRİK

ŞAHİN ÖZDAŞ


DEŞİFREDE HER SÖZ, HER BİLGİ, HER KARE ÖNEMLİDİR

NECDET YÜKSEL


GÜLE GÜLE ÜSTADIM

ERDAL BAYRAKTAR


AÇILIM BAŞARISIZLIĞA MAHKÛM(DU)! II

BÜNYAMİN ATEŞ


KURUMLARI ELE GEÇİRME

MAHMUT CELAL ÖZMEN


GAZZE'NİN KAPILARI

Dan EPHRON / Çev: İsmail CEYLAN


RAHMETLE YOLCULUK

HAYRİYE BİCAN


RAMAZAN VE RUH TERBİYESİ

KADİR SEVEN


RAMAZAN AYI ve ÇOCUKLARIMIZ

İDRİS GÖKALP


RAMAZAN ve ORUÇ İKLİMİ

FATİH PALA


HALİFE HZ. ÖMER I

NAZİFE ACISU


SANA LAYIK OLAMADIK EFENDİM

AYTEN CEYLAN


ÇOCUK EĞİTİMİ DUA İLE BAŞLAR

İSA MEMİŞOĞLU


AYET ve HADİSLER IŞIĞINDA BİLİM

KÜBRA CEYLAN


FIKH'IN BABASI EBU HANİFE

LEYLA ÖZCAN


SOSYAL AÇIDAN İNSAN

SÜMEYRA ARSLAN


MÜSLÜMAN KARDEŞLER HAREKETİNİN TÜRKİYEYE ETKİLERİ IV

ABDURRAHMAN BURSEVİ


BASINDAN SEÇMELER

AYSEL ARPACI


İNŞAAT USTASI ve MEZAR

VEYSEL ALTUNTAŞ


KİTAP TANITIMI: FİZİLÂL-İ İMAN

AYŞE MERVE ADANUR


İNCE DOKUNUŞLAR

FATİH PALA


RUKEN

AYDIN IŞIK



 
Web sağlayıcı: Yurdum Yazılım