| ŞAHİN ÖZDAŞ / KUTSAL DEVLET |
|
Sana verse birisi bir
fulusi Yahut
bir ev verip kılsan cülusi Veren Allah’tır anla bu
hususiAnı etmiş vekil anla nusüsi Eğer sana birisi bir para verse
veyahut bir ev verse de o evde otursan, anlaman lazımdır ki veren
aslında Allah (cc)’tır. Sadece o kişiyi vekil tayin etmiştir. Bunlar
senin için bir vaaz, bir delil, bir nasihat olduğunu anlaman lazımdır.
Diyor risale-i kudsiye’nin yazarı Mustafa İsmet Garibullah
Efendi. Esasında doğru da
diyor. Yalınızca ne var ki, kendisinin yazmış olduğu kitabının ismine “kutsallık”
izafe edince burada Müslümanların durup bir daha düşünmesi gerekir. Her
şeyi “Veren Allah (cc)’tır anla bu hususi”
derken kutsallığın mahiyetinin ne olduğunu ve kutsallık sıfatının da
Allah (cc) tarafından verilebileceğini düşünmemek ne acı. Oysa İslam dininde kudsiyet,
bir sözün veya kelimenin, insan ve diğer varlıkların, yapılan iş ve
hareketlerin, zaman ve mekânın “Allah (cc) tarafından”
manevî bir değer olarak verilmesi, hürmete
layık vasıflandırması, yaratanını bilen kullar tarafından da “hürmet
etmek” manasında anlaşılması ve uygulamaya
konulmasıdır. Örnek verecek olursak; Kudüs, İslam inancında özel bir
yere ve kudsiyete sahiptir. Zaten adı da kudsiyetine işaret eder.
Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i
Aksa’yı bağrında barındırması ve Rasulullah
(sav)’ın İsra ve Mirac
mucizesine
şahit olması bu üstünlüğünün sebeplerinin başında gelir. Allah (cc)
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Kulunu,
kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescid-i
Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i
Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir.”
(İsra–17/1) Burada, ayet-i celile’ye dikkat edilirse
Mescid-i Aksa’dan “çevresini
mübarek kıldığımız” şeklinde söz edilmektedir. Mescid-i
Aksa’nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer kutsal Filistin
devleti topraklarıdır. Esasında devlet; (sosyal,
üst yapı kurumu) “toprak,
halk ve yönetim mekanizması (rejim)” gibi
üç asli unsurun bir arada olması anlamına gelir. Bu açıdan insanlar da
kendi cinsleriyle bir araya gelmiş mahalle, köy, kasaba ve şehir kurmuş
sonra da bunları örgütleyerek, kabul gördükleri mefhumları, ölçüleri ve
kanaatleri belli bir toprak parçası üzerinde infaz edip, yükledikleri
sıfatlarla “Devlet”i
meydana getirmişlerdir. Krallık devleti, saltanat devleti, ulus devlet,
feodal devlet, monarşi devlet, global devlet, laik devlet, Kemalist
devlet, demokratik devlet, dinsiz devlet, cumhuriyetçi devlet, Yahudi devleti,
İslam devleti, gibi. Müslüman kullar; Allah (cc)’ın hükümlerinin
imani yönden tespiti ve ibadet yönüyle de uyguladığı sonucu değer
taşıyacağından tağuti sistemlerin diyalog, uzlaşma ve yok etme
politikalarına karşı “İslam şeriatı’yla” yönetilmek
mecburiyetindedirler. “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü
arıyorlar? (Cahilliye kanunu ile yönetilmek
mi istiyorlar?) Kesin bilgiye inanan (kalben mutmain olan) insanlar
için hükmü, (kanun koyucu) Allah’tan daha güzel olan kimdir?”(Maide–5/50)
ayeti ile de gücün ve hükmün sadece Allah (cc)’a ait olduğu gerçeğini
bilirler. Bu nedenle de yeryüzünden fitneyi kaldırmak ve Allah (cc)’ın
hükümlerini hâkim kılmak için gönderilmiş tek ve en hayırlı ümmet
olmanın bilinci içerisinde kalarak İslam Şeriatı hükümlerine göre
yönetilecek ümmetin oluşturacağı kutsal “İslam
Devleti’ni” oluşturmak zorundadırlar. Zira bütün batıl sistemlerde,
kaynağını insanların kafatası ve kafa yapısından alan “devlet”
kavramı, İslam dininde kaynağını yalnızca “Vahiy”den
alır. Hem bir toprağı vatan edinerek kutsal “İslam
Devleti’ni” oluşturmak,
vahiyle gelen hükümlerin hukuksal ortamlarda uygulamak ve hem de İslam
şeriatı hükümlerini uygulama alanlarına taşımak Müslümanlar üzerine farz
olur. Vahyin uygulama alanında hakikate ulaşması ise “Şura
ve İmama bey’at” yoluyla olunca da Allah (cc) Teala’nın
emirleri hâkim olma durumuna getirilir ki
ancak o zaman devlete kutsallık izafe edilebilir. Amaç; inançlarından
dolayı insanların güdülmesine, sürülmesine, süründürülmesine izin
vermeden Allah (cc)’ın hükümlerini insanlara tebliğ etme, hükümleri
uygulattırma ve bu uygulamaları da denetlemektir. Demek
oluyor ki; Ancak Allah (cc) Teala’nın
şeriatında belirttiği kutsallar için ölümü göze alan, göğüs göğüse
vuruşan, harbeden, vuruşarak can verenler Allah (cc)’ın
kutsal saydığı “Şehid’lik”
sıfatını hak ederler. İslam şeriatında Şehidlik: “En mükemmel manada
şahidlik eden”, bir dava ve bir inanç için, kendi hayatını bilerek feda
etmek veya feda etmeyi baştan göze alıp öyle bir mücadelede dünya
hayatını terk etmek, kanıyla Allah’ın (cc) varlığına “Şahidlik” yapmaktır. Yani şehid:
sadece “Allah (cc)’ın dininin korunması ve yüceltilmesi hedefine
yönelik olarak yapılan bir mücadele, dünya hayatını bilerek ve benimseyerek feda
edenlere, İslam’ın verdiği bir yüce manevi makam” yani Allah (cc)’ın
askeridir. (Cündullah.) Afyon Müftülüğü 2006 yılında yaptırmış olduğu beş şıklı bir
araştırmada, “Şehid kime denir?” diye
sormuş. Şıklar şöyle: A- Savaşta ölen kimseye, B- Allah (cc) yolunda
öldürülen Müslüman’a, C- Savaşta yaralanıp evde ölene, D- Görevi başında
ölene, E- Bilmiyorum. Aslında bu sorular akla bazı soruları da
beraberinde getirir. Şöyle ki, savaşta ölen
bir ateist ya da mesela gayrimüslime de şehid denir
mi? Türkiye’de görevi başında iken ölen Papaz için, kilise
kapısında cenaze töreni düzenlenirken, generaller ne yapacaklar?
Arkasından Fatiha mı okuyacaklar? İstavroz çıkartmayacaklarına göre,
peki ne? Görevi başında derken, nasıl bir “Görev” bu?
Her görev kutsal mı? Seküler bir rejimin kutsal görevi
olabilir mi? Vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun rızasına göre
kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler, Allah (cc)’ın
hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad
ederler. Dolayısıyla bütün demokratik veya ideolojik sistemler, Allah
(cc)’ın emir ve yasaklarıyla çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün
rejimler, açıkçası İslam’ın dışındaki bütün sistemler tağuti özellikler
taşıdığından kutsal sayılmazlar. Bu sistemler için can verenler de İslam
şeriatında şehid sayılmazlar, olamazlar da. Uzun yıllar batıl rejimin
politikaları ve sahte politikacılar yüzünden ağzı emzikli bebeler, taze
fidan delikanlılar, eli kınalı gelinler gibi binlercesine bu ülke mezar
oldu. Yaşmaklı iki büklüm nineler, yetmişinde gözü yaşlı sakallı
çelimsiz dedelerle, askere gönderdiği oğlunun künye plakasının geri
gelişinde “vatan sağ olsun”
feryatlarıyla tabutlara kapanan çulsuz anne babalar, cenazelerinin
önünde yaralı bağır ve duygu seli içinde dizlerini döverken, birileri
halkın “anlamsız kutsallara”
verdiği önemleri çok iyi tespit ettiklerinden maktul erin ailesini gaza
getirip ondan zorla; “Bir evladım şehit oldu, bin
evladım feda olsun” demeçleri aldırarak, Allah (cc)’ın
kutsal saydığı “ mübarek kılınan
toprak” ayetini istismar ederler. Ve yine bazı rantçı
kurnazlar da bu ayeti demokratik laik sistemle yönetilen
toprak adına kullanarak ahkam kesip “Şehitler ölmez,
vatan bölünmez”, “Bu vatan bizimdir bizim
kalacak”, “kanları yerde kalmayacak” gibi
sloganlar attırarak, kan ve intikam kıvılcımını daha da körükleyip
aralardan sıvışarak resepsiyon kokteylinde yerlerini almaya koşarlar. Allah (cc)’a savaş açmış bir
laiklik anlayışını benimsemiş olanlar, Allah (cc)’a ait olan kutsal
kavramları hangi yetkiye dayanarak dağıtabilirler? Zaten, nefsin
putlaştırdığı değerleri benimsemiş şehirli ailelerde dine dayalı ölüm
veya ölüme teselli veren İslami
kavramlar tartışılmaz da, konuşulmaz da,
önemsenmez de. İslam inancından uzaklaştırılmış bu tip
insanların çoğu makamlarla beraber işgal edicileri de
kutsadığından “İslami
kişilik sahibi” tavırlarına rastlamakta pek
mümkün olmaz buralarda. Onun için, İslam şeriatında geçen “kutsal
kavramları” istismar ederek hitap ettikleri
kitle hedef olarak seçtikleri genellikle büyük ölçüde rahatlıkla
aldatılabilir görünen saf Anadolu halkı ve vardan habersiz varoşlarda
yaşayanlardır. Bunu çok iyi bilen siyasi, bürokratik iktidarla medya
iktidarını elinde bulunduran “koçbaşları”,
birtakım seküler kavramlara “kutsallık”
vasfı atfederler. Bu da iktidarlarının bekası için cebren de olsa her
türlü hak ve özgürlüğün feda edilebilineceği
“kutsal devlet” inancına dayandırılır ki,
kendi geleceklerini güvence altına alma bakımından paralellik arz eder. Kurumlar bürokrasisi de dediğimiz, hazineden
maaş alan memurlar topluluğu ile mevcut siyasetçiler ve egemen
buyurganların “öz kazançlar” siyaseti çerçevesinde genişlettikleri statüler
de “kutsal
devlet” adını alır. Bu paralel doğrultuya karşı yöneltilen her türlü samimi ve
içten eleştiriyi püskürtebilmek için, medya beraberliğinde, yapılan
eleştirileri bir takım “Meczupların hezeyanları” olarak saydırıp,
bastırmaya çalışırlar. Kutsal menfaatlerinin “Tek değer” yani kutsal devlet gibi
algılanması için de, köktenci, dinci, gerici, hain vs. takma adlarına bir de “aşırı” ve “karanlık güçler” yakıştırması yaparak
acımasızca saldırılar gerçekleştirir, halkın yükselen ve de yükselecek
olan seslerini anında bertaraf ederler. Kutsallarla zayıf düşürülen
insan karşısında “devlet” dev’leşip, azmanlaşarak ilk ezeceği, onu kutsallaştıran tebaa
insanları olacaktır. Bu da insanları “Devletin kulları,
köleleri” haline getirir. Açıkçası; Gerçek bir varlık olmayan
“devlet”in kutsallık vasfıyla putlaştırılması “Ben devletim” diyenlerin
putlaştırılmasıdır. Politik düşünceler ürünü yaz-boz tahtasına
dönüştürülen yasaların yanında yer alanlar her zaman “dost,
milliyetçi, çağdaş, ilerici muhafazakâr”, karşısında
olanlar ise “devlet düşmanlığı” ile
itham edilir. Hıristiyanların teslisi gibi, yeminli din karşıtlarının
adını kutsal koydukları saflarda yer alarak “Müslüman’ım”
iddiasında bulunan aklı sığ birilerinin de “din-ü
devlet” tesniyesi var.
Devletin güvenliği, sağcılığı gerektiriyorsa “sağcılık” da
kutsallar arasına girer “muhafazakârlık” da. Oysa mutlak hakikatin
kaynağı, İslam davetinin rehberi olan Kur’an, Müslümanları, İslam’ın
dünya egemenliğini inşa sürecinde karşılaşacakları engeller konusunda
hep bilgilendirmiştir. Bu nedenle iman ikilem istemez. Allah (cc)
birdir, ortağı yoktur. İnançlar buna göre ayarlanmalı, ameller de bu
inançla törpülenmelidir. Hem beşeri sistemlere inanmak, hem de Allah
(cc)’a sığınmak. Hiç böyle bir iman olabilir mi? Allah (cc)’ı tanımayan, itaat
etmeyip emirlerini gericilik, yaşayanlarını da gerici sıfatı ile
yaftalayanlar isimleri Mustafa da olsa, Abdurrahman
da olsa, Abdullah da olsa, Muhammed de olsa kâfirdir, ne
için ölürse ölsün şehid olamazlar. Bu da böylece biline. DUA
BUYURUNUZ.
0 Yorum - Yorum Yaz
|